Wednesday, February 29, 2012

İlham ve Yazar

Bunu Risale-i Nur'da, yazarın değil, kitabın kendisi için bizatihi zamanın kutbu denildiğini okuduğumda düşündüm. Büyük eser olma gayretinde olanın, yazarından bağımsız bir kişiliğe bürünmesi şart görünüyor. Homeros'un ilham perisi Muse'lere atıfta bulunduğu gibi, dini eserlerin bilhassa kriptik olmayı seven kimisi de Allah'ın ilhamına atıfta bulunuyor.

Buna olur veya olmaz diyebilecek değilim. Ancak kendi eliyle yazdığını, bu Allah katındandır diyerek az bir ücrete satan kimselerden olma riski varsa, yazdığının yükünü omzunda taşımanın daha doğru olduğunu düşünüyorum. Yazdığı kitaba Allah'ın ilhamıyla yazılmıştır demek ve bu sayede itibar aramak, trafik polisi kırmızı ışıktan çevirdiğinde ben başbakanın oğluyum demeye benziyor. Başbakanın oğlu olmayı hakeden adamın zaten kırmızı ışıkta geçmeyeceğine, geçerse de bu yaptığının böyle bir itibarı olmayan kimseden bir farkı olmadığına inanıyorum. Edep sahibi kişi, yanlış yaptığında ben falancanın oğluyum demek yerine, hatasının faturasını yüklenebilendir. O sebeple ilham varmış, yokmuş; metni ve yazarı incelerken gerçek bir fark yaratmaz. İnsan ilahi ilhamla yazsa da, bu ilhamdan başkalarına bahsetmesi şart değildir.

Vahiyle ilhamın arasındaki fark da bu olmalıdır. Vahiy kendisinden bahsedilmesini şart koşar. Bunun için de kişiye Cibril-i Emin vasıtasıyla, reddedemeyeceği bir şekilde geliyor olmalıdır. Kitab-ı Mecid'in ben ilhamla yazıldım değil, ben Allah'ın sözüyüm demesinde de bu fark vardır. Kitap, bir yazarın arada ilhamla yazdığı değil, kendisine geleni etrafına okuduğu bir kitaptır.

Yeri gelmişken ilk ayet oku, eline birkaç kitap al da oku değil, etrafına bunları oku anlamına gelir ama ne hikmetse ayetten bahsedenlerin çoğu Kur'an'dan başka her şeyi oku demeye getirirler.

Şahsen, ilhamlı kitapların hiçbirinde aklıma gem vuracak bir değer görmedim. Faydalanmış olabilirim, yine de bunun sınırlı olduğunu da biliyorum; Kitab'a bakıp secde eden başım, bu kitaplara bakıp hmm, olabilir ama olmayabilir de diyor sadece.

Yarım Dindar

Modern dünyanın nasıl yaşamalı sorusuna cevap veren düşüncelerin tamamında bir krize sebep olduğu doğru. Felsefe ve Etik, günlük siyaset kadar namı olmayan meseleler ve kendi saçlarından ayıkladıkları bitlerle idare etmeye çalışıyor gibi, dinler bilimi ve genişleyen dünya görüşünü nasıl değerlendireceklerini bilemiyor, hikmet kaybolmuş. İnsanların söyledikleriyle yaşadıkları arasında bir tutarlılık aramak devri geçmiş, hepimiz dünyanın kalabalığı karşısında ne kadar küçük ve zavallı olduğumuzu hatırlıyoruz her gün. Sesimizin de, yaptıklarımızın da bir önemi yok.

Yine de bu krizin ideolojilerden çok dinleri vurduğu da açık. Bir yandan sosyalist olup, bir yandan kapitalizmin nimetlerini sonuna kadar kullanma meraklısı insanlarda da farkedilen bir tuhaflık var ancak dini kaynaklı düşüncelerin yarattığı tutarsızlık daha bariz.

Daha bariz, çünkü dinin kaynaklarının biraz daha bağlayıcılığı mevcut. Sosyalizm'de efal-i mükellefin olsa, Starbucks'a gitmek en azından mekruh olurdu ama taraftar toplamaya meyyal düşüncelerin ahlaki doğrular konusunda ahrazlığı avantaj olduğundan, kişiler hem sosyalist olup, hem de kapitalist düzenin içinde mırıl mırıl idare edebiliyorlar.

Müslüman için bu daha zor. Çünkü meseleyi getirip kişinin yaşadığı hayata bağlıyor, insanın (kendisi küçük de olsa) yaptıklarından sorumlu olduğunu hatırlatıyor. Bir yandan tefecilik yapıp, bir yandan müslümancılık oynamak (imkansız değilse de) yokuş.

Bunun dini anlayışa getirdiği bazı problemler de mevcut. Modern hayat dini kişiselleştirdiği ve onda toplumun geneli hakkında söz söyleme hakkı görmediği için, faiz veya içki gibi dinin haram saydıklarını ortadan kaldırmak mümkün olmuyor. Bunun üzerine, bir de modern sistemin getirdiği karmaşık cihazların değerlendirilmesinin sağlıklı yapılamayışını ekleyin. Misalen kağıt para gibi, temelde devletin halkın elindekini çalmasına hizmet eden bir aracın faiz yasağına ne kadar girdiğini değerlendirmek zor. Zenginlik ve ekonomiyle ilgili hemen bütün kavramların kağıt para emisyonuyla doğrudan ilgili olduğu yerde, enflasyon oranında faiz, riba olur mu sorusu çetin ve hafiften anlamsız bir soru. Tek geçerli ekonomik değerin altın olduğu bir yerdeki yasağı şimdiye uygulamak gerekirse, halktan izinsiz para basılmasının, kambiyo işlemleri ve arbitrajla para kazanmanın, siyasi otoriteye bağımlı ekonomik ölçü birimi olan paranın, menkul kıymet oyunlarının da değerlendirilmesi gerekir. Derin bir tahkikle bunların çoğunun riba yasağının hikmetine dahil olacağını ve haram kabul edileceğini düşünürüm.

Buna bakıp din artık işe yaramaz da diyebiliriz tabi, bu birinci seçenek. Ancak bana bunları düşündüren ve elimden geldiği ölçüde doğru yaşamak diye bir şeyin varlığına inandıranın İslam olduğunu da gözardı edemem. Dün de, bugün de, yarın da kişisel menfaatlerin doğrulukla çatıştığı her yerde İslam'ın söyleyecekleri, seküler ahlak teorilerinin söyleyeceklerinden, en azından nezdimde, daha etkilidir. İnsanlar ne yapılması gerektiğini bilir, hepimiz yaşadığımız bu hayattan daha iyisini yaşayabileceğimizi biliyoruz, üzerimize düşen vazifelerin farkındayız, ancak bunu uzun vadeli devam ettirebilmek için destek rasyonellik veya felsefe yoluyla gelmiyor; kırmızı ışıkta geçmek kötü ile kırmızı ışıkta geçmek haram arasında bir bağlayıcılık ve ton farkı var.

Yazı alıp başını gidiyor, söylemek istediğim asıl meseleye geleyim: Modern çağın karmaşıklığının getirdiği nimetlerden yararlandığı ve bunlarda hak ve hakikat ölçüsü aramadığı halde, etrafına karşı en birinci müslüman görünmeyi becerebilen insanlardan bahsetmek istemiştim. Muamelata dair işine gelmeyen kuralları önemsemediği halde, işine geldiği ölçüde dini referansları psikolojik harp cephaneliği olarak kullananlardan.

Adam Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, hatta bir de memur, devletin sağladığı imkanları kullanıyor, onun iyi bir vatandaşı; ancak devletin mahkemesi onu boşadığında, ben dini nikah yaptım, boşamam da boşamam diyor. Bu söylediği dinen de saçmalık, çünkü farzımuhal dinen makbul bir mahkeme de aynı şekilde boşayabilirdi, ancak devletin pek de müslüman olmadığı, sağladığı bütün imtiyazları değerlendirirken değil, adamın aklına o zaman geliyor. Bir başkası, dinen namuslu kadına iftira en ağır sözlerden olduğu ve birine zani demek için cinsel birleşmeyi gören dört şahit gibi pratikten öte bir şart gerektiği halde, birine etek boyu kısa diye her tür lafı edebiliyor. Bir kadına zina ithamında bulunmanın ne demek olduğundan ve gizli kalmış bin zinanın, bir zina iftirası kadar önemi olmadığından habersiz veya habersiz kalmak işine geliyor.

İnsanın dini hassasiyetlerle modern çağa tamamen uyumsuz bir görüntü sergilemesinde, bunu savunmasında, tutarlı olduğu sürece eleştirilecek bir taraf görmüyorum. Modern hayatın karşısında mağlup olmuş bir hayat biçimini takip etmeyi, tüm dezavantajlarına rağmen sürdürmeye çalışmasında saygı duyulacak da bir taraf var. Asıl ikiyüzlülük dinin sağladığı psikolojik ve sosyal konforu sonuna kadar istismar ederken, modern hayatın, ekonomik ve siyasi cihazların imkanlarını tepe tepe kullanınca ortaya çıkıyor.

Din ile dünyanın birbirinden ayrılmasının (hele İslam'da) mümkün olmadığını biliyoruz. Mamafih (dinî jargonu alıp satan manasına) İslamcı diyebileceğimiz bu insanların dini ve hikmeti kavrayışlarının hemen hiçbir zaman dünyayı daha iyi bir yere dönüştürmeye namzet olmadığının da farkındayız. Türkiye'deki İslamcılık tecrübesinin gösterdiği de, iktidar, güç ve sair imtihanlar karşısında İslamcıların en dünyeviden daha dünyevi bir hale girebileceği ve iktidar hevesinin gerisinde ter dökülmüş bir murakabe çilesinin olmadığıdır. Ekonomiden Amerikan tarzı liberalizm, siyasetten fırsatçı faydacılık, hukuktan Batı'da neyse öyle yapmak anlayan insanların ve onların sürüklediği kitlelerin daha iyisini ortaya koymasını beklemek anlamsızdır.

Yarım dindarlardan oluşan topluluk, işine gelen bir din üretir. Zor olan kısımları es geçer, görmez, duymaz, anlatmaz, unutur; kolay olan kısımları da birbirine tasallut etmekte kullanır. Günümüzde zor olan kısım yeryüzünde hakkı ve adaleti temsil etmek, güçlülere karşı menfaat ve siyaset hevesinin ötesinde Allah rızası için mücadele etmektir. Kolay olansa kadını ezmek, dini öncelikleri sulandırmak, ibadetlerin ayrıntısıyla uğraşmak ve İslamı bir merasim dini haline getirmektir. Dindarlaşma deyince kimsenin aklına birincisinin gelmeyişi ve ikincisinin gelmesinde Türklerin gerçek dinine dair bir işaret var.

Durduran

Yaşamakla yazmanın kavgasından bir cümle olarak, yazanların yaşamadığı ve yaşayanların yazmadığına dair bir düşünce vardır. Bu doğru değil. Yazmak başka bir cinsten yaşamak olduğu için yaşamaya izin vermiyor. Yazarken daha rahat yaşamak, hür dünyaların hür insanlarından biri olmak mümkün. Hatıralarını kafasının bitmeyen odalarının duvarlarına asmış, yerdeki böcekleri ve tozları temizlemiş kimseden daha rahat kim olabilir?

Aklıma bazen fazla olumsuz yazdığım geliyor, yeryüzünde tutunacak bir dal arayanlara hizmet eden bir halim yok. Hiç mi iyi bir şey yok diye sorabilirler.

Anlattığım eğrilerden daha fazla doğru var. Ben de o kadar kötümser bir insan değilim. Sevmediğim pek çok şey var, hoşuma gitmeyen, onlardan bahsetmek daha çok işime geliyor, çünkü doğrulardan bahsetmek için bir zemin. Eğrileri anlatıyorum ama hemen hepsinin bir doğru tarafı, bir de doğrultulabilecek tarafı var. İnsanın aptallığından bahsediyorum ama çoğunun gerçekte iyi niyetli olduğunu ve kendisi ve ailesi için iyilik istemekten başka kusuru olmadığını da düşünüyorum, beceriksizlikten şikayet ediyorum ama bir yandan insanların becermeyi istemeleri hoşuma gidiyor, dilden ve düşünceden anlamayışları ciğerime dokunuyor ama bir yandan da böyle bir hayatın daha az yanlışa vesile olacağını düşünüyorum.

Meseleyi insan olmak çeperinden fazla çıkarmayınca, aslında dünya da, onun üzerinde yaşayanlar da gayet güzel. Güzel insanlar bir araya geldiklerinde bazen güzel olmayan işler yapıyor, bazen de yaptıklarının güzelliğini anlayamıyoruz. Bütün yollar iyiliğe çıkar demenin bütün yollar kötülüğe çıkar demekten bir farkı olmadığını, iyiliği kötülüğün, kötülüğü iyiliğin takip ettiğini biliyoruz. Buna rağmen iyiliğin kötülükten daha fazla olduğuna da kanaatim tam.

Tarihi bir nehir, kavimleri o nehrin kolları gibi görüyorum. Tarihin sonuna yaklaştığımız, büyük denize dökülmeye yakın bir zamanda olduğumuzu düşünen çok ve ben bununla birlikte okyanusun kötü olmadığını düşünüyorum.

Türk Kibri

Yusuf Kaplan'ın bir yazısını okudum. Küresel sistem çökerken falan filan.

Türklerin ekseriyetinde böyle bir buralar bizim havası mevcut. Velakin bunun altını dolduracak kadar kuvvetli değiliz. Son on yılda bitinin kanlanması bir şey, Ortadoğu'da Osmanlıcılık oynayacak kadar kuvvetli olmak başka bir şey.

Tarih felsefesi yapalım diyor Yusuf Kaplan. Tarihte benim bildiğim kimse Osmanlı'ya, ağabey, siz ne kadar soylu ve büyük devletsiniz diye getirip Ortadoğu'yu teslim etmedi. Bahsedilen her yer silahla elde edilmiş ve Osmanlının silahlı gücü ortadan kalkınca el değiştirmiş bölgeler.

Tarihimizi avcı hikayesi gibi anlatmayı seviyoruz ama en azından şunu da kabul etmek lazım: Ortadoğu'nun bugün Afrika'dan sonra dünyanın en geri, en az kitap okuyan, en az üretim yapan bölgelerden olmasının mesuliyeti de Osmanlı'nın omzundadır. Buralara münhasır bir garezi olduğundan değil tabi, yine de kurduğu sistemin hastalanması ve tedavi edilemeyişi sonucu, hem buralar, hem oralar bugün yaşadığımız dertlerle meşgul.

Osmanlı yeniden kurulabilir mi? Kurulamaz. Bizim insan potansiyelimizle kurulamaz. Batı'nın krizi gelip geçer ancak insan sermayesi yerinde kaldığı sürece, bir şekilde kendine gelir. Ekonomik farkın asıl sebebi insan sermayesi olduğundan ve bunun geliştirmek, mesela duble yol yapmak kadar kolay olmadığından bizim yapabileceğimiz de sınırlıdır. Türkiye gelişiyor olabilir, ancak Osmanlı'nın diğer milletlere nazaran geliştiği kadar hızlı değil, zaman o zaman değil, insanlar o zamanki insanlar değil.

Bir de Osmanlı rüyalarıyla ıslananların, 1945'ten sonra bu işlerin artık o kadar da kolay olmadığına dikkat etmesi gerekir. Bakarsın Amerika çöker, Avrupa sallanır, doğru, ama mesela Çin petrol ihtiyacını yerinden görmeye kalkarsa, Doğu Akdeniz'e kadar önünde durabilecek bir güç yoktur. Malum kötü, bilinmeyen kötüden iyidir. Haracımız bellidir en azından. Kartlar yeniden karılırsa, kimin eline ne kadar düşeceği belli olmaz ve kartların karılması demek İkinci Dünya Savaşının daha büyük ölçekte yeniden yaşanması demektir.

Ol sebepten efelenmek, tarih yazmak, Osmanlıyı yeniden kurmak falan, güzel görünen ama dikkatle yaklaşılması ve ipteki cambazla beraber yerdeki yankesicileri de hatırlatması gereken hayaller.

Tuesday, February 28, 2012

Kitap-sız

# Kitap-sız

Kitabın karşılığı kitaptır. Tekkitabın karşılığı da tekkitap. Tekkitabı
yerinden etmeye çalışan, milyonlarca veliaht sunmaz, tek bir veliaht
sunar.

Bir kralı indirmeye çalışan, başka bir kral bulur. Bir yöneticiyi
değiştirmeye çalışan başka bir yönetici bulur. Bir çemberin tek bir
merkezi olur.

Kur'an'ı beğenmeyenin elinde daha iyisinden *tek* kitap olmasında fayda
umulur.

Sunday, February 26, 2012

Zihin Hijyeni

# Zihin Hijyeni

Elimizi temiz tutarız, bedenimizi temiz tutarız, evimizi temiz tutarız
ama bunlardan daha önemli olan zihnimize giren çer çöpe dikkat etmeyiz,
dağılmasına izin veririz, içine koyduklarımızın küflenmesine ses
çıkarmayız, kokuların gelmesi bizi ilgilendirmez.

Tahayyül etmesi hayli zor ama Rönesans'tan önce yıkanmayı bilmeyen
Batı'nın halleri gibi zihnimize bakışımız. Onun temiz tutulması
gerektiğini bilmiyoruz. Ne girerse onun çıkacağından, düşünce
armutlarımızın, ilgi ağacının dibine düşeceğinden habersiziz.

Kader Çizikleri

# Kader Çizikleri

Çizilmiş bir resmin seyreder gibi yaşamak, anlattığı manzara ne olursa
olsun, bir resmi ne kadar zevkle izlersen, hayatı da öyle
izleyebilirsin. Kendi hayatın olması, manzaranın kötü olması, renklerin
uyumsuz olması aldığın zevke engel değil.

Kimisi fırçanın elinde olduğunu, hayatınla istediğin resmi
yapabileceğini söyler. Peki ya boya? Tuval? Fırça elimde ama ya bende
zeka boyası, güzellik rengi yoksa, ya tuvalimde yırtıklar varsa, yine de
istediğim resmi yapabilir miyim?

İnsan yaşadıkça kaderin ve *kaderinin* ne olduğunu anlıyor. Kaderinin ne
olduğunu acizliğiyle anlıyor, çırpınarak anlıyor, *sonra kaderime geldin
ey Musa* diyen ayetle anlıyor. Kaderin ne olduğunu da geçmişini tefekkür
edince anlıyor.

Kaderin anlamının *yasa* ve *ölçü* olduğunu, Allah'ın önceden takdiri
anlamına gelmediğini söyleyenleri de biliyorum, anlam bu da olsa, insan
kendi ölçüsünün, nereden nereye gittiğinin farkına da ancak yaşadıktan
sonra varıyor.

Hayatta gerekli ve yeterli şartlar yok; bir noktadan bir noktaya
dosdoğru çizgiler çizemiyoruz, gördüğümüz desenler var, çalışanlar
kazanıyor mesela, ama her çalışan kazanmıyor, her kazanan da çalışan
değil... Biri laboratuvarda ömrünü sonuçsuz deneyler üzerinde
tüketirken, diğer partide tanıştığı biri vasıtasıyla önemli işler
yapıyor. Biri sınavlarda çok iyi dereceler alıp, banka müfettişi
olurken, diğer okuldan atılıp banka sahibi oluyor.

Okuldaki gibi değil, sınavlar net, sorular sıralı, cevaplar puanlı
değil, her sınavı kazanmak, her iyiliği bir arada yaşamak, her soruya
cevap vermek mümkün değil. Tercih çok fazla, aklımız kısıtlı,
makinelerimiz aptal ve biz de kendimizi elimizde fırça, hayatımızın
resmini yaparken hayal ediyoruz. Boya ve tuval nasılsa bedava.