Sunday, January 29, 2012

Pavlusî

Muhammedî diyenlerden Pavlusî diye bahsetmek lazım. İsa Mesih'in değil, Aziz Pavlus'un ürettiği dinin mensupları. Xristos ile de, İsa ile de, Nasıra ile de ilişkileri Pavlus yoluyla olduğuna göre hoşnut olunmayacak bir ifade değil.

Saturday, January 28, 2012

Güç Odağı

Herkesin bir siyasi fikri olması şartsa, benimki işte bu: Güç odaklarını mümkün olduğunca çoğaltmak. Güç dediğimizde sadece maddi gücü değil, fikri, askeri, siyasi ve iletişimsel gücü de kastediyorum.

Gücün kendisiyle ilgili sorun yaşayanlardan değilim. Kendi güçlenme arzusunun alevlendirdiği bir güç şikayetiyle yazıp çizenlerden de değilim. İnsanın bir tür olarak varolmasının temelinde bu güç ihtiyacının bulunduğunun farkındayım. Gaflet olarak adlandırılsa da, insanların güç arayışlarındaki bir zafiyetin topyekun varlığını yok edeceğini düşünüyorum. Gücü bireysel olarak reddetmenin fazileti yüksek olabilir, ancak güç kavramını berhava etmeye çalışmanın hedefi ya kendisinden başka güç sahibi bırakmamak, ya da insanlığı topyekun yok etmektir.

Bu gereksiz açıklamalardan sonra tüm siyasi fikirleri değerlendirdiğim kriteri açıklayabilirim: Eğer bir düşünce güç odaklarını mümkün olduğunca dağıtmayı hedefliyorsa, iyidir, aksi halde kötüdür. Adı Liberalizm olanların sermayenin az sayıda elde toplanmasını hedeflemeleri kötüdür. Adı Sosyalizm olanların bu sermayeyi adı devlet olan tek bir elde toplamaya çalışmaları da kötüdür. Adı Liberalizm olan sermayeyi mümkün olduğunca dağıtmayı hedefliyorsa iyidir. Aynı şekilde Sosyalizm de sermayenin farklı odaklardan toplanmasını hedefliyorsa iyidir. (Sermayeyi yok edip, hala bir dünyada yaşayabileceğini düşünen de mevcuttur, kendilerine cevap vermeden önce sermayenin tüm faydalarından arındıkları yirmidört saati bir dağ başında geçirmelerini salık veriyorum.)

Ordu düne kadar (ve hala) Türkiye'de önemli bir güç odağıydı. Onun bu odak durumunu azaltmaya çalışan siyasi hareketler faydalıdır. Onu güç odağı olarak tutmaya heveslenenler zararlıdır.

AKP on yıl önce değildi ve bugün önemli bir güç odağıdır. Onun vasıtasıyla gücü tek elde toplamaya hevesli insanlar zararlıdır. Onun vasıtasıyla maddi ve siyasi güç odaklarının sayısını artırmaya çalışmak faydalıdır.

Yargı geçmişte bu derece bir güç odağı değildi. Giderek önemli bir güç odağı olmaktadır. Ondaki bu gücü kırmaya yönelik hareketler faydalıdır. Onu ordunun yerine siyasi bir odak haline getirmeye çalışmak zararlıdır.

Yargının işleyişinde, gücü hakim/savcı/bürokrat ve siyasetçilerin elinden alıp, halka veren bütün fikirler faydalıdır. Yargı gücünün merkezileşmesine sebep olmak zararlıdır.

Demokrasi (modern demokrasilerde olduğu gibi) siyasi gücün zengin bir kitleye münhasır olmasına sebep oluyorsa zararlıdır, gücün dağılmasına imkan sunuyorsa faydalıdır.

Falan.

Huzur ve mutluluk gücün mümkün olduğunca adilane dağıldığı bir yerde neşet eder. İnsan doğasından kaynaklanan sebepler, boş bırakıldığında siyasi, ekonomik, fikri, askeri, iletişimsel gücün odaklanmasına sebep olur. İnsanlar gücün karşısında bükülür. Bir kere temerküz ettiğinde güçlüyü yerinden etmek daha da zordur.

Bununla birlikte yine insanın bükülmesi ve güç sahiplerinin de zihnen fani insanlar olması dolayısıyla az sayıda insanın eline geçen güç, sonunda çöken bir sisteme yol açar. Komünist ve Faşist ülkelerin gücü tek elde topladıklarında başlarına gelen budur; insanlar doğruyu işaret etmeye cesaret edemediklerinde, sistem çok az sayıda insanın eline kalır ve infilak eder. Liberal Demokrasilerin bu iki türde sisteme galip gelmesinin temelinde bu vardır.

Bununla beraber günümüzde de Liberal Demokrasilerin sermaye kaynaklı güç odaklarının sayısı azaldığı için zafiyete düştüğünü görüyoruz. Vatandaşlar, sermayenin elinde bulunan az sayıdaki medya kanalıyla yönlendirilmekte, yine az sayıdaki sermaye sahibinin kurduğu bir düzende sadece figüran olarak rol almaktadır. Boş bırakıldığında temerküz eden güç, Liberal Demokrasilerde de az sayıda insanın elinde toplanmıştır.

Çıkış yolunu ifade etmek basit, ancak uygulamaya koymak tabii ki zordur.

(1) Şirketler, holdingler vs. gibi üretim organizasyonları üzerindeki miras lağvedilmelidir. Gücün belli bir grup elinde toplanmasının en önemli sebeplerinden biri budur. Bu organizasyonlar, bedelini ödeyenlere halk namına satılmalı ve bu gelir, halkın temel ihtiyaçlarını karşılamakta (da) kullanılmalıdır. İnsanların sefalet korkusunu ortadan kaldırmak devletin temel vazifesidir.

(2) Yargı kararlarında jüri sistemine geçilmeli ve cinayet gibi önemli davalarda referandum bir seçenek olmalıdır.

(3) Güç sahiplerinin hukuk karşısındaki sorumluluğu artırılmalıdır. Hukukta ceza, güç arttıkça artırılmalı ve güç sahiplerinin hukuka daha çok riayeti sağlanmalıdır. Normal vatandaş için kabahat sayılabilecek, mesela yalan, güç sahipleri için hukuki sorumluluk getirmeli, bir hükümet üyesinin veya parti liderinin yalan söylemesi cezai şarta bağlanmalıdır.

(4) Herhangi bir bürokratik veya siyasi kurumda söz sahibi insanların görev süresi sınırlandırılmalıdır.

(5) Hukuk düzeni, falanca kritere, filanca ülkeye değil, o hukukun içinde yaşayan insanların adaletin varlığına inanacakları şekilde düzenlenmelidir. Mahkemelerin tek gerçek fonksiyonu budur, adalet dağıttığına inanılmayan bir hukuk düzeni tiyatrodan ibarettir.

(6) Devletin tüm kurumlarını denetleyecek, üyeleri bir yıl gibi bir süre için halkın arasından kur'ayla seçilecek bir denetleme meclisi olmalı; idarecilerin hukuka uymadıkları yerde onları yargılayabilmelidir.

(7) Sosyal güç odakları mümkün olduğunca dağıtılmalı, kendi yaşam tarzlarını uygulayabilen toplumlar ortaya çıkmalı; bireyler mensubu bulundukları topluma karşı sorumlu olmalı ancak istedikleri an toplumlarından ayrılıp, kendilerini kabul eden başka bir topluma geçebilmelidir. Bu toplumlar fikir ve sanat eserlerinin mülkiyeti, yayın ve sansür kriterleri, günlük yaşam tarzı, evlilik, kadın erkek homoseksüel vs. ilişkileri gibi konularda söz sahibi olmalı; kişiler istedikleri toplumda, kendilerine yönelen oklardan vareste yaşayabilmelidir. Bu sayede kültürleri çürütüp, popülerlik zırhıyla kendi çiğ ve ucuz kültürünü dayatan odaklara karşı bir şansları olur.

Kurbağa gibi aynı bayat sloganları tekrar edip, matah bir şey söylüyormuş gibi çözüm sosyalizm/liberalizm/kemalizm/islam/laiklik/vırt/zırt diyen biri değilim. Somut olarak ne yapılması gerektiği, fikriyatın adından daha önemli geliyor. Bu yazdıklarımı sosyalizm adıyla da, libertaryenlik adıyla da pazarlamam mümkün, ancak okuduğum kadarıyla orijinaldir. Adı Marx, Amerika, Avrupa, medeniyet, Atatürk, din vs. olan la yus'el bir takım putlara tapmaktansa, bir model kurup, sonuçları ne olur düşünmek daha önemli görünüyor. Zamanımız hiçbir eski çözümün çalışmayacağı, çünkü hayatın yeni meseleler getirdiği bir zaman. Çözmek için de, çözüm düşünmek için de cesarete ihtiyacımız var.

Universite

Üniversite konusunda yapılacakların en basitleri (i) derecelerin sayısını artırmak, Yrd. Doç, Doç. Prof. gibi üç değil, en az yedi derece olması (ii) akademisyenlerin bölüm başkanı, dekan vs. gibi yöneticilik becerisi gerektiren ve bilim üretmekten ayrı bir faaliyet olan faaliyetlerden uzak tutulması ve üniversite yöneticiliğinin ayrı bir meslek olarak görülmesi var.

Friday, January 27, 2012

Nasipsiz

Uçucu bir rahatlık. Gönlümden bana doğru el etmesine izin verdiğim tüm hayaller. Hiçliğin katı yorumunu sevmiyorum, hayaller hiçliğin yumuşak yorumu. Hiçliğin bile mezhepleri var şu dünyada. Garip bir dünya.

Diyorlarsa eğer, ki hepimiz hiçlik adı verilen büyük bir uykudan gelmişiz ve hiçlik adı verilen büyük bir uykuya varacakmışız, nasıl oluyor da bunun üzerine kurulan hikayelerin hepsine birden doğru diyemiyorlar? Benim hikayem daha tutarlı. Hiçliğin karşısında hikayenin tutarlılığının ne önemi var?

Doğru dur dediğimizde hatırlattıkları o hiçliğin söylenen bütün kelimeleri çürüteceğinin de farkında mısınız? Tamam, benim dinim doğru değil, diyelim, peki ya sizin kafanıza göre takılmanız mı doğru? Benimki boş hikaye de, seninki daha mı dolu?

Mide rahatsızlığı çeken insanın sülfürik asit içmesine benziyor bu. Midenizdeki tüm rahatsızlık elimizdeki bu bilimsel formülle geçecektir. Haklılar, midemizden şikayetimiz kalmıyor, çünkü artık onu hiçbir şey için kullanamıyoruz.

Ruhunuzdaki tüm şikayet elimizdeki bu ilaçlarla geçecektir.

(Ne günlere kaldık, analoji yapıyor ve her iki tarafı da sarf temrin ettiren hoca gibi göstermek zorunda kalıyoruz.)

Şahsen en tırt ve lüzumsuz yere şişmiş yazarlardan biri olarak gördüğüm adam Ateistler de mabed yapsın, 46 metre olsun, dünyanın yaşını göstersin ve bunun insanla geçen kısa süresini de altın bir şerit dolanalım. demiş. Tırt yazarlığın sonunda tırt bir sembolizm. Ateistler yakında hurufiliği de keşfeder.

Kitabımda sana insandan önceki çok uzun süreyle ilgili bir şey anıldı mı diyor mesela. Bu mabedin de diyeceği herhalde bu kadar. Onun üzerine kardeşlik, bilim, aydınlanma ve sair.

Ateistlerin peygamberi sayabileceğimiz adam da Ateist'in mabedi mi olur deve yavrusu, git okul yap, insanları aydınlat! demiş. (Deve yavrusu kısmını ben eklemiş olabilirim.)

Eğlenceli bir tartışma değil. Ateistlerin mabed ihtiyacı varsa, bunu ortalıktaki diğer bir çok dinin mabediyle yerine getirebilirler. Oraları dolduranların da iman sahibi olduğundan değil. Gidecek başka yer olmadığından. Bunu anlasalar dünya barışı daha bir hız kazanacak.

Hem demiş ya Tanrı yok ve İsa onun tek oğlu diye. Hristiyan ilahiyatının ulaştığı son aşama bu. Kendine kutsal kitap seçmekle başlayınca, bir noktadan sonra tanrıya ihtiyacın olmadığını da görüyorsun. Önemli olan cemaat ve maddi manevi konfor.

O sebeple sevgili dostlar, evet, bilimsel olarak hepimizin hiç olduğu doğru olabilir, arada sırada ben de şüphe ediyorum (ama nedense isteyince hüccet yetişiyor). Velakin sevgili sevgili dostlar, hiçlik doğruysa bile sizin hikayeniz de bizimki kadar hiç. Ha şarap içerek sarhoş olmuşsun, ha dilini damağına dayayarak, senin hiçliğin benimkini dövmüş dövmemiş, daha tutarlıymış, tutarsızmış, benden akıllıymışsın ve ben beyinsizmişim, ne farkedecek? Ha senin felsefe adındaki hikayene kanmışım, ha aşağı caminin imamının hikayesine. Sonunda hepsi hiçliğe var mıyor mu?

Hikayeye hiçlikle başlayınca ne söylersen söyle temizleyemiyorsun. Sonsuz siyah bir mürekkebin tüm okyanusları boyaması gibi. Senin söylediğin de, meselenin özü kadar hiçtir. Bir şeyler uydurmaya, anlam veremedik haz uyduralım demeye çalışabilirsin. Yetmez! Sözünün başı hakikat olmadığında, söylediğin hiçbir şey kalpleri tatmin etmeyecektir.

İnsanın hakikati inkar etmek yerine bizlere nasip olmadı demesi evla değil miydi? Bunu farkettiğinde hakikate yaklaşmış olacağını, kendini bilmekle, kendi nasipsizliğini farketmekle hakikate yaklaşacağını ve hakikatin de ona yaklaşacağını söylemek mümkün değil miydi? Hayatın bela vaktinde kıldığımız namazın abdesti olduğunu, o sebeple temiz bulunmak gerektiğini idrak etmek zor muydu?

Bir de şöyle düşün: Hepimiz gördüğümüze inanıyoruz. Ama bazılarımız diğerinin gördüğünden nasipsiz.

Thursday, January 26, 2012

Yaz

Aşktan bahsetmeyi sevmiyorum. Aşk yazmayı bile sevmiyorum. Yazmak zorunda kaldığımda ayn-şin-kaf ile yazmayı tercih ediyorum. Şehvet erbabının aşk diye okuduğunun ise elif-şin-kef diye yazıldığına dair şüphelerim var, aşkım dediği yerde aslında eşeğim demeye çalışıyor.

Zihin hacamatı kabilinden yazılar yazmam gerek. Zihin sağlığımı korumak için yılda ikiyüzellibin kelime civarında yazmam gerekiyor. Böyle söyledim birine. İnanmamış göründü.

Kalite peşinde değilim, yazıda kalite nedir, ondan da emin değilim. Yazının tuhaf bir terkibi var, bugün için iyi yazı yarın okunmaz hale gelebiliyor, yarın için yazdığını sanan da bunu görecek kadar yaşamıyor. Şahsen Türkçe'nin çürümesi bu hızla devam edecek olursa, kullandığım kelimeleri anlayacak kimse de kalmayacağı için yarın için yazıyor olduğumu da ummuyorum. Bugün için yazmadığım da aşikar.

Firdevsi için tek başına Fars dilini kurtaran adam derler, İranlıların büsbütün Arapça konuşmaya başlamayışları Şehname sayesindeymiş. Bazen imreniyorum, yazının tek geçerli entelektüel ortam olduğu zamanlarda yaşadığı için yapabilmiş bunu, bugün başka bir dünyada, tek dilin herkes için daha verimli kabul edildiği bir dünyada yaşıyoruz. O tek dil Mandarin veya İngilizce olacak gibi görünüyor, belki başka bir şey de olur ama Türkçe olmayacağı muhakkak.

Eğer aynı etkiyi meydana getirse, İngilizce yazmayı da denerdim. Hitap kitlesinin daha geniş olması demek en azından. Ancak Türkçe yazmayı ellerim bile bilirken, İngilizce'yi düşüne düşüne yazmam gerekiyor. Onun etkisi de aynı değil. İngiliz bıçağıyla zihin hacamatı olmuyor.

Belki bir gün bu yazdıklarımı okurun zihnine göre tercüme eden makineler olacak. O zaman hangi dilde yazdığımın bir anlamı kalmayacak. Bilgisayarlar muhtemel bütün anlam ihtimalleri üzerinde durup, hangisinin daha makul olduğuna karar verip, okurun zihninde hangi kavramlara tekabül ettiğini takip edip, hususi tercüme yapacak. O zaman herkes herkesi okuyabiliyor olacak.

Öyle bir dünya okunmuyor olmaktan bile daha korkutucu geliyor.

Wednesday, January 25, 2012

Zeka

Dün doktor bana IQ'mu sordu. Adamın mit ihtiyacına cevap verecek kadar yüksek bir rakam attım kafadan. (Yalan değildi ama resmi bir test yaptırmadığım için anlamlı da değildi.) Mensa testine girecektim, iptal ettiler, askerlik girdi falan diye sürdürdüm…

Kendi oğlundan şikayet etti o da, Mimarlık'ta okuyormuş, zekiymiş ama normal olmak daha iyiymiş falan. Ben de kendimden şikayet ettim, ah, evet, şu dünyada normal olmak gibisi yok.

Bir açıdan doğru. En ucuz şekilde mutlu olmanın yolu ortalamaya en yakın olmaktan geçiyor. Ortalamayı hedefleyen bir eğlenceden hazzeden biri için seçenekler çok daha fazla, etrafımda oldukça fazla sayıda mevcut onu beğenmez, buna burun kıvırır tipler için mutlu olmak daha zor. Hayatın anlamı mutlu olmak değil diye Thoureau-vari diskurlar dizebilirsiniz tabi, yine de hemen her açıdan ortalamaya yakın olmak daha kolay bir hayat anlamına geliyor.

Zeka günümüzde önemi abartılan, filmler ve çağımızın azizleri bilimciler yoluyla mitleştirilen, karikatürize edilen bir özellik. Dr. House mesela zekası sayesinde kimsenin teşhis edemediği hastalıkları tanıyor, ama kendisini çok nadiren makale okurken görüyoruz, normalde literatüre o derece vakıf olan insanın ceplerinden makale fışkırması gerek ama zeka kadar cool olmadığı için o kısımları sanırım makaslıyorlar. Edison için söylenen en önemli keşfi araştırma ekibi kurup onların çalışmalarını kendi üstüne patentlemesiydi gibi bir söz var ama onun bin civarındaki patentini ilkokulu terketmesine de sebep olan zekasıyla açıklamayı daha çok seviyoruz. A Beautiful Mind filminde John Nash'in duvardaki bir takım harflere bakarak şifreleri çözmesi gibi bir sahne daha çekici geliyor. Şifre kıran hiçkimse böyle manzara seyrede seyrede çözmez ama adamın elinde kalem kağıtla bir şeyler bulması o kadar cool olmazdı, hele bilgisayar kullanarak hesaplamalar yapması bizim gibi ölümlülere benzemesi olurdu.

Zekanın önemini inkar ettiğimden değil, sadece bunun modern kültürdeki karşılığının pek de matah bir tarafı olduğuna inanmıyorum. İnsanlar zekanın, sahip olmadıkları başka her şey gibi, meselelerini bir anda çözeceğini düşünüyor. (Ben de düşünüyordum.) Para veya güzellik açlığı çekmekten daha makbul olduğu aşikar ama tek başına çözeceğini hiç sanmıyorum.

İnsanlar arasındaki asıl farkların daha çok hayata karşı tavırlarından kaynaklandığını düşünüyorum. Zeki olup kahvede kağıt sayarak ömrünü tüketebilir insan, dört deste kağıdı takip edip oyunları kazanabilir veya normal zekalı olup, hayatın eksik bıraktığı taraflarını telafi etmeye çalışarak faydalı işler yapabilir. Meşhur hikayedeki tavşan da, kaplumbağa da oldum ben, çok avantajlı durduğum bir çok işi berbat ettiğim, hiç de avantajlı olmadığım bir çok işi kotardığım oldu. Hepsinde mesele zekadan çok tavır ve yaklaşımdı. Bunun üstünde kimse durmuyor.

Zeki insanların da sorunları çok. Bazılarının kendilerine olmayan sorunları icad etmek gibi alışkanlıkları da var hatta. Çokları için hayat sanıldığından daha boş, daha tatsız ve renksiz. Eğer bir üstünlükse bile, insanın başkalarından üstün olmasından devamlı zevk alabilmesi için, fıkır fıkır kaynayan bir aşağılık kompleksi olması lazım. Böyle bir kompleksi doyurabilecek zeka olmadığına göre, nihayetinde hepimiz aynı kör kuyunun içindeki gölge oyunlarıyla yetinmek zorundayız. Oyundaki gölgeleri farkedecek kadar zeki olanların işleri ise daha zor.

Monday, January 23, 2012

Internet ne işe yarar?

Internet ne işe yarar?

Internet kendi başına bir işe yaramaz. Önünde saatleri heder edip, ben ne yapmıştım? dediğinizde tek kelime edemezsiniz. Bu manada bir zamanlar televizyon ne idiyse, Internet de odur, zaman kuyusu.

Ancak ne aradığınızı biliyorsanız, Internet cevabını en kısa yoldan bulabileceğiniz yerdir.

Internet'in aldatıcı tarafı, insan aslında ne aradığını bilmediğinde ona bir şey verecekmiş gibi yapıp, kof bir eğlenceden başkasını sunmamasıdır. Televizyonun aptal kutusu olduğunu anlamak kolaydır ve giderek bönleşen programları sayesinde daha da kolaylaşmaktadır ama Internet hemen her konudaki muazzam bilgi potansiyeliyle aptal kutusu değilmiş gibi durur.

Halbuki Wikipedia'daki milyonlarca makale, eğer işinize yaramıyorsa, televizyonun sunduğu gürültülü ve kirli saçmalıktan pek de farklı değildir. Wikipedia'yı annenize daha kolay savunursunuz, hatta kendinize de daha kolay savunursunuz, hatta arkadaşlarınızla paylaşır ve bir şey yapmış gibi yaparsınız ama doğrusunu söyleyeceksek, üç gün sonra ne siz, ne arkadaşlarınız paylaştığınız şeyi hatırlamaz.

Bir gün lazım olursa aklınıza gelir ama tekrar aramak gerekir. Lazım olduğunda biraz önce okumuş gibi hissetmezsiniz, tekrar okumak gerekir ve tekrar düşünmek.

Alternatiflerin ne olduğunu görmek de, yeni şeyler öğrenmek de faydalıdır; bunu inkar etmiyorum ancak sanıldığı kadar faydalı değildir, kararında bırakmak gerekir. Çünkü Internet'te neler var, bi bakalım derseniz, sadece YouTube'a dakikada 25 saatlik video yüklendiğini bilmeniz gerekir. Yetişemezsiniz.

O sebeple neler varmış faaliyetini zamanla sınırlandırmak en makul olanı geliyor. Bırakınca tüm dünya gazetelerini, bütün dünya dillerinin gramerini, tüm kutsal metinlerin yorumlarını, gülünebilecek tüm fotoğrafları, düşündüren tüm karikatürleri buluncaya kadar dolmayan bir zaman kuyusu…