Monday, January 23, 2012

Internet ne işe yarar?

Internet ne işe yarar?

Internet kendi başına bir işe yaramaz. Önünde saatleri heder edip, ben ne yapmıştım? dediğinizde tek kelime edemezsiniz. Bu manada bir zamanlar televizyon ne idiyse, Internet de odur, zaman kuyusu.

Ancak ne aradığınızı biliyorsanız, Internet cevabını en kısa yoldan bulabileceğiniz yerdir.

Internet'in aldatıcı tarafı, insan aslında ne aradığını bilmediğinde ona bir şey verecekmiş gibi yapıp, kof bir eğlenceden başkasını sunmamasıdır. Televizyonun aptal kutusu olduğunu anlamak kolaydır ve giderek bönleşen programları sayesinde daha da kolaylaşmaktadır ama Internet hemen her konudaki muazzam bilgi potansiyeliyle aptal kutusu değilmiş gibi durur.

Halbuki Wikipedia'daki milyonlarca makale, eğer işinize yaramıyorsa, televizyonun sunduğu gürültülü ve kirli saçmalıktan pek de farklı değildir. Wikipedia'yı annenize daha kolay savunursunuz, hatta kendinize de daha kolay savunursunuz, hatta arkadaşlarınızla paylaşır ve bir şey yapmış gibi yaparsınız ama doğrusunu söyleyeceksek, üç gün sonra ne siz, ne arkadaşlarınız paylaştığınız şeyi hatırlamaz.

Bir gün lazım olursa aklınıza gelir ama tekrar aramak gerekir. Lazım olduğunda biraz önce okumuş gibi hissetmezsiniz, tekrar okumak gerekir ve tekrar düşünmek.

Alternatiflerin ne olduğunu görmek de, yeni şeyler öğrenmek de faydalıdır; bunu inkar etmiyorum ancak sanıldığı kadar faydalı değildir, kararında bırakmak gerekir. Çünkü Internet'te neler var, bi bakalım derseniz, sadece YouTube'a dakikada 25 saatlik video yüklendiğini bilmeniz gerekir. Yetişemezsiniz.

O sebeple neler varmış faaliyetini zamanla sınırlandırmak en makul olanı geliyor. Bırakınca tüm dünya gazetelerini, bütün dünya dillerinin gramerini, tüm kutsal metinlerin yorumlarını, gülünebilecek tüm fotoğrafları, düşündüren tüm karikatürleri buluncaya kadar dolmayan bir zaman kuyusu…

Saturday, January 21, 2012

İmtihan

Bildiğinden, sevdiğinden, sevmediğinden, başına gelenden, istediğinden, yaşadığından, yaşamadığından, yaşayamadığından, yaşamak istemediğinden, gördüğünden, görmediğinden, görmezden geldiğinden, görmeyi isteyip göremediğinden, duyduğundan, dokunduğundan, dokunamadığından, günahından, sevabından… İmtihandasın.

Tüm güzel oyunlar gibi kurallar basit ama ustalık sonsuz bir dikkat gerektiriyor: İyi ol, kötü olma.

İyi olmak konusunda ipe un serme, kötülük yapma, kötülük yapana kibrin en büyük kötülük olduğunu unutma. Doğru ol, doğru olmayana karşı merhametini esirgeme.

Doğruyu gördüğünde kabul et, eğriyi gördüğünde bırak, gönlün hakikate açık olsun.

Menfaatinle imtihan edileceksin. Doğru olanı yap. Menfaatine aykırı da dursa doğruyu söylemekten vazgeçme.

Aklınla imtihan edileceksin. Doğru olanı yap. Aklının bir sınırı olduğuna ve hakikatin akıldan ibaret olmadığına şahitlik et.

Kavuştuğunla imtihan edileceksin. Doğru olanı yap. Şükret ve ihtimam göster.

Kavuşamadığınla imtihan edileceksin. Doğru olanı yap. Sabret ve sabrın sonundaki mükafata hazırlan.

Günahınla imtihan edileceksin. Doğru olanı yap. İyiyi istemekten ve tövbeden vazgeçme. Günahını yıkayacak pınarın kalbinin bir kıyısında kaynamakta olduğunu unutma.

Sevabınla imtihan edileceksin. Doğru olanı yap. Sevabı kül edecek kibrin kalbin bir köşesinde daima yanmaya devam ettiğini unutma.

İmtihan bitmeyecek. Her yeni gün bir imtihanla gelecek. Sevinçle imtihan edildiğinde sapıtmamayı, kederle imtihan edildiğinde yıkılmamayı, düştüğünde kalkmayı, yükseldiğinde eksik bir insan olduğunu öğreneceksin.

(Kendime ve tosuncuğuma.)

Tuesday, January 17, 2012

Dwitle Dövenler

Bugün kendime verdiğim ameliyat iznini hoşça geçirmek için @eminresah twitter hesabının takip algoritmasını gözden geçirdim. O hesabı okumuyorum. Oranın tek amacı bu blogda yazılan yazıları duyurmak ve nadiren haiku yazıyorum. Bir adam yaklaşık beşyüz kişiyi takip ediyorsa, ya başka işi gücü yoktur, ya da zaten okumuyordur.

Fikir üretimi konusunda simetriye pek inanmadığım için milletin follow/unfollow işini fazla ciddiye almasını da anlamıyorum. Hoşuna gidiyorsa okursun, gitmiyorsa okumazsın, ben seni takip ediyorum diye takip ediyorsan takip etmesen de olur.

Algoritmayı denemek için açıp sayfayı bakmak icap etti. Hrant Dink davası ana akışta önemli bir yer tutuyordu, sayfaya şöyle bir bakıyorum, yüz tweet daha gelmiş, onlara bakarken yüz tane daha… Neyse, normali bu demek ki. Eline klavyeyi alan devleti protesto ediyor. Sanırsın uzaylılar geldi mahkeme kurdu.

Neyse, işin o safhasından çok bu faaliyetin gereğinden fazla ciddiye alınması tuhaf geliyor. Internet ilişkilerin hayli gevşek olduğu bir mecra. Misalen bahsettiğim twitter hesabında beşyüz kişiye yakın takipçi var ama bu yazıyı görse bile okuyacak insan sayısı herhalde bunun onda birini geçmez. Şahsen bu yazıyı okutmak gibi entipüften bir işe kudreti olmayan bir mecranın, devletin politikasını veya davanın akıbetini değiştirmekte ne işe yarayacağını çok merak ediyorum.

Ucuz olanla zafer kazanılmaz. Var mı Internet mücahitlerinin arasında mesela Hrant için Adalet için canını verecek, eline silah alacak, kendini feda edebilecek? Onu bırakın, mesela bugün o kararı twitter'da dolu dolu protesto edenlerden kaçı işini tehlike atar veya bir final sınavına girmekten vazgeçer? Ondan sonra da bir şeyler neden değişmiyor? diye ıkınıp dururlar.

Değişmez çünkü Twitter'da düzen değiştirilmez. Bin kişinin yapacağı protestoyu ufak bir program kendi kendine yapar. Bir twitter hesabı açmak en fazla beş dakika, protesto mesajı yazmak en fazla otuz saniye ise, bin kişinin attığı onbin mesaj, toplamda 160 saat falan gibi, bir kişinin bir aylık çalışma süresine tekabül eder. Bin farklı kişinin attığı onbin mesaj.

Memleketimizin herhangi bir çalışanının bir ay işe gitmesi veya gitmemesi tüm siyasi/kültürel/ekonomik hayatımızda ne kadar değişiklik yapıyorsa, bin kişinin attığı onbin twitter şeysi de o kadar değişiklik yapar.

Diyeceksiniz ki, efendim insanlar okuyor, tartışıyor, bilinçleniyor, falan filan. Doğru, insanlar genelde işlerine geldiği gibi ama yine de bir ölçüde bilinçleniyor ama bu bilinçlenmeleri Internet'e bağlı olduğu sürece, Internet neyle çalışıyorsa, çalışması neye muhtaçsa, bilinçlenme de onun lehine oluyor. Internet kullanan hiçkimse ondan vazgeçmek istemez, işte tam da bu sebeple, Internet'i mümkün kılan tüm kurulu düzenin (yani Birleşik Devletler'in başında olduğu dünya düzeninin) zımnen destekçisidir. Amerika'ya veya Türkiye Cumhuriyeti'ne Internet üzerinden sövebilirsiniz, ancak bunun için bile onlara muhtaçsanız, sonuçta onların dediği olacak demektir.

Sesimi duyurmak için onların sağladığı mikrofona muhtaçsam, ki hepimiz öyleyiz, istemedikleri zaman kesebileceklerse ve şu an serbestsem, söylediklerimin pek de kıymet-i harbiyesi olmadığı için serbestim. Eğer Internet gerçekten bir şeyleri değiştirebilecek olsaydı, zaten bu kadar serbest olmazdı. Büyük çoğunluk için porno, bedava film ve müzikten başka bir anlamı olmayan bir yer Internet, insanlar bunlar için mızmızlanır ama daha hayati bir durum olduğunda hemen vazgeçebilirler. İki saat elektriksiz kalan insanın düşündüğü şey Internet olur ama iki gün elektriksiz kalırsanız, havanın ne kadar soğuk olduğunu farkedersiniz.

O sebepten bu Internet işlerini ciddiye almıyorum. Gereğinden fazla ciddiye alınması da beni bunaltıyor. Burada söylediğiniz sözün kıymeti yoktur.

Internet saatleri çalan ve size sanki önemli bir şey söyleyecekmiş gibi yapan bir canavardır, ona kananlar ömürlerini tüketir ve bir de bakar saatler uçmuş ve geri verdiği hiçbir şey yokmuş.

Dur

Dur! Attığın adımı geri al. Düşün. Buraya nasıl gelmiştik?

Saturday, January 14, 2012

Çakıl Taşları

Yeryüzünde bütün hikayeler yarımdır. Mutlu sonla bitenlerin akıbeti, yaşlanıp ölmeleri, çocuklarının halleri anlatılmaz; kendini telef edenlerin nasıl dirildikleri konuşulmaz, bütün hikayelerde geride birileri kalır ve onların hayatı da hepimizinki kadar sıkıcıdır.

Uzun vadede, Keynes'in dediği gibi, hepimiz ölmüş olacağız, doğru. Bu da hikayelerin yarım olduğunun, bizimle başlamayanın, bizimle bitmeyeceğinin bir işareti olabilir. Biz derken, bütün insanlar veya canlılar veya yıldızlar, işte hepimiz.

Yarım hikayelerin her zaman tamamlanacağına dair bir fikrin insanın özüne işlenmiş olduğuna inanıyorum. İnsicam arıyor, bulamadığımız yerde üretiyoruz. Kainata dair fikrimiz, bulduğumuz çakıl taşlarının aralarına çizgiler çekip resim yapmaktan ibaret. Yeni çakıl taşları buldukça resim biraz daha karmaşıklaşıyor, çakıl taşlarından hangi resmin çıkacağına dair verdiğimiz kavga da giderek bir ben, sen, biz, siz kavgasına dönüyor.

Bu yazı nereden aklıma geldi? Uzun zamandır yazdığım hiçbir hikayeyi tamamlayamıyorum, Piyango Bileti adamın ikinci rüyasında, Yabancı Şair, oğlanın ambulansa atılmasında, Dünyayı Bölen Ağaç mahallede ev arama kısmında kaldı. Tembelliğimle araya adam koyup yazılmak istemiyoruz diyen hikayeler bunlar.

Oblique Strategies kullandığım oluyor ara sıra, meseleyi düşünerek programdan bir kart istedim, sadece bir kısmı, tamamı değil diye bir şey çıktı. Hobaaa. Yarınki Hayal Nehri de bu konuya eğilecek, bütün hikayeler yarımdır cümlesinden daha anlamlı bir çıkış bekliyorum. (Dün bir terazinin bir kefesinde parlayan cevher vardı, bir kefesi boştu; soru, en çok hangi tarafımı geliştirmeliyim?, cevap da kendine bir değer biçmelisin gibi bir şey oluyor sanırım.)

Kendini anlamak, aklının, ruhunun ne dediğini duymaya çalışmak en önemli ilgi alanım. Yazı bunun önemli bir parçası, gözümü kapatıp ne gördüğümü sesli anlattığım hayal nehri bunun bir parçası, hatta zaman zaman attığım zarlar bile buna yarıyor. Aklımın düğümlerini çözüp, ipiyle yeni bir hırka örebilsem, hayat boşa geçmemiş olurdu.

Friday, January 13, 2012

Darbe mi, Şeriat mı?

Bir adama bu soruyu sorunca demokrasi diyorsa, dünyanın nasıl bir yer olduğundan bihaberdir. Demokraaasi çok güzel, leziz, tuzu ve baharatı kıvamında bir yönetim biçimi olabilir ancak imkanın yoksa, _demokrasi mümkün değilse, ve menüde sadece darbe veya şeriat varsa, hangisini alırsın?

Açsın, yürüdün yürüdün, tek bir açık lokanta buldun, daldın içeri, garsona sordun, sabahtan kalmış patates kızartması ve dünden kalmış pilav var dedi, ben döner alacağım diyemezsin.

Bu soruya demokraasi diyenler işte bu döner alacağım diyen gibi. Veya, gerçekte (hepimizin olduğu gibi) bir tercihi var, yani şeriat olacağına darbe olsun diyor ama söyleyip de adını darbeciye, veya tersi tercihini ifşa edip şeriatçıya çıkarmak istemiyor. Çünkü aslında pek de aç değil, lokantaya açlıktan değil, can sıkıntısından garsonla konuşmaya girmiş.

Acıkınca ne olur, hepimiz biliyoruz.

Türkiye'nin siyasetine bir süredir yön verdiği halde herkesin geçiştirdiği soru bu. Aç kalmadığımız, gerçek bir kavga ortamı olmadığı için tercihte bulunmak zorunda kalmıyoruz.

Gerçi anladığımız kadarıyla garsonun elinde aslında bu ikisi de yok, Türkiye'de halka rağmen darbe yapacak asker de, halka rağmen şeriatçılık yapacak dinci de yok; şekerimizin düştüğünden şikayet etsek de o kadar kötü durumda değiliz. Bir-iki öğün kaçırmakla kimseye bir şey olmaz.

Ayrıntılı darbe planı yaptıkları halde cesaret edemeyişlerinin sebebi herhalde iç savaş korkusuydu. İktidar olmadan önce attığı her adımı İslam'a hizmet görenlerin değiştiği kadar kolay değişemiyorlar, berikiler meseleyi çok daha rahat bir şekilde getirip terakkiye bağladılar.

Derdimiz aslında kimsenin aç olmayışıydı. Lafta hepimiz açtık ama aslında o kadar da aç değildik. O sebeple bugün aç kalırsa hangisini tercih edeceğini ifşa eden, ben darbeciyim veya şeriatçıyım veya buna benzer fikrini söyleyip de menfaatinden, iş imkanından, yerleşeceği kadrodan vazgeçen kişiye kısaca deli diyoruz.

Mahkeme önünde kıvırtmaktan bihal olan darbecilerimiz mi daha tırtmış, seneler önce fikrini zikrini iktidar uğruna çürütücü çamaşır suyuyla yıkayan şeriatçılarımız mı, tarihin takdiri gösterecek.

Thursday, January 12, 2012

Ciddiyet

Bende eksik olan şey belki de budur: Ciddiyet. Bir şeyleri ciddiye almayı yeniden öğrenmem gerekiyordur, belki bu yüzden konuşmaya ve yazmaya karşı da ciddi değilimdir, korkularım sadece ailevi cinsinden, hani tosuncuk hasta olmasın, sevgilim üzülmesin, burnum yamuk durmasın cinsinden korkular olduğu için böyle yekpare bir pespayelik içinde aklımın el feneriyle bir çatlak bulup çıkmaya, çıkmaya, çıkmaya ama tabii ki yeterince aramak işime gelmediğinden esarete, esarete, esarete mahkumumdur.

Ciddiyet her faaliyete lazım, bakıyorum yeryüzünde herkes, hemen herkes yani, benden daha ciddi duruyor. Benim içim bi acayip, bilmeyen ne bilsin bizi ama bilenler neden Beethoven gibi sağır kalmam muhtemel olduğu halde konuya espriyle yaklaşabildiğimi veya içinde bulunduğum maddi imkan(sızlık) ve şeraitin neden bende gereken vehmi uyandırmadığını sorabilir. Zaman zaman kendimi bunaltmaya çalıştığım oluyor, bu kadar stres-vareste bir adam olmak odunluk gibi de gelebilir diye ve bazen ciddi ciddi ciddiyetsizliğimin akıbetinden korktuğum için.

Velakin, olmuyor, yapamıyorum. Şahs-ı manevimde mündemiç evham-ı hakikat dışında bir vehim bulamıyorum. Eşyaya dair sorumluluklarımı yerine getirmek konusunda sallapati, evlad-ı i'yal konusunda nisbeten sami', velakin türklerin dillerindeki türlü çeşit korkuya karşı gergedan gibiyim. Gergedan, yani burnunun ucuyla meşgul ve derisi kalın olduğundan dert ve gam işlemeyen bir hayvancağız.

Bugün yaklaşık on senedir ara ara yaptırdığım gibi bir işitme testi yaptırdım, ilkinde işitme eşiğim 30 dB değildi, daha az bir şeydi, bugün biri 42, diğeri 43 dB ile yeni bir rekor kırdılar. Dahası doktor, hastalığın iç kulakta da mevcut olduğunu ve bu sebeple ameliyat da olsam sıfır kulak olmayacağını söyledi.

Olsun dedim, ben zaten onun için gelmedim, sen asıl şu burna bir bak.

Tamam, kabul ediyorum, sağır kalacağım da dedikodu duyamayacağım diye bir korkum yok, ekmek parası için de kritik bir duyu organımız değil ancak bende bunun yine de daha fazla bir üzüntü meydana getirmesi gerekmez miydi? Canım daha çok canımın sıkılmadığına sıkılıyor, ne olacak benim bu ciddiyetsizliğim?