Saturday, February 11, 2012

İkiyüzlülüğün Kokusu

Camilerimizin dertlerinden biri. Bazılarında ayakkabıları poşetleyip saklamaya teşvik etseler de, genelinde böyle bir rayiha mevcut. Dışardan bakan için alamet-i farikası sayılabilir. Bu kokuyu inkar etmeyi müslümanlığın şartlarından gören de çok ama onlardan değilim.

Bir anormallik var.

Anormalliğin büyüğü şurada: Normal şartlar altında vakit namazlarını kılan bir müslüman ayağını günde en az üç defa yıkar veya mesh kullanır ve çorabını ortaya hiç çıkarmaz. Her iki durumda da camilerde böyle bir mesele olmaması gerekir. Bu kokunun ikiyüzlülüğün kokusu olmasının sebebi de budur.

İkiyüzlülüğün kokusu, çünkü cuma hariç namazla ilgisi olmamanın başka adı yok. Bu koku da, ayakkabısı gün boyu ayağında kalan ama camide çıkarmak zorunda kalan adamlara ait. İslam'da cumadan cumaya camiye gitmek diye bir kavram olmadığı halde, dostlar müslüman görsün diye ortaya çıkmış bir adet bu.

Daha işitmedim, vakit namazını kılmayan hiç cumaya gelip de kendini eğlemesin diyen bir imam. Vakit namazı kılmayanın cumasını kıldırmam diyen bir hoca. Sizin asıl derdiniz namazlarınızı ihmal etmenizdir, namaz kılmayana vaaz ve hutbe ne gerek diyip kürsüden inen hatip…

Hiç yoktan iyi değil mi? diyecekler. Ben de hiç yoktan iyi olduğunu düşünüyorum, adam hiç kılmayacağına cumaları kılsın, bayramları kılsın, Ramazan'da içkiyi azaltsın; ben kırk yıl oruç tutarım bir işe yaramaz da, adam bir gece kandil diyerek içmez ve kurtulur. Tamam, bunlarda mutabığız, velakin o kokuyu ne yapacağız?

Ben bu işlerle ilgili bir adam olsam, ilk yapacağım bu yukardakileri söylemek olurdu. Cemaat beşte birine ineceği için bir çok sorun ortadan kalkar. (Başka camiye gidebilirler, nasılsa camiye yardım arayan yer çok.) İkincisi halıları kaldırır, yeri taş veya tahta yapardım. Peygamberin mescidinde halı mı vardı? (Sakalını taklit etmek kolay, sıkıysa mescidini ve evini taklit edin.) Bir de meshin ne olduğunu anlatır, belli şartları sağladığında ayakkabı çıkarmadan da namaz kılınabileceğini söylerdim. (Gün boyu ayakkabısını çıkarıp abdest alma imkanı olmayanlar için mevcut kolaylıkları lütfen en yakın müftülüğe sorunuz. Anladığım kadarıyla imamlara da öğretmiyorlar bunları.)

Fıkhen 40 adım atılmış ayakkabı temiz sayılır, ancak oradaki halının kirlenmesine cemaatin namaz kılmasından fazla önem verenler hürmetine ayakkabıyı çıkarmak gerekir. Çıkarıyoruz madem, ayağımız temiz olsa; hayır, ayaklarımız da leş gibi, bir de halıyı adımlarsın, yapışır o koku yere.

Dinden maksat süs olsun, camiler turist dolsun, cemaat elektrik faturasını ödesin, hutbelerde kardeşlik mesajları verelim, tiyatro bozulmasın, devletimiz falan filan.

Bol bol parfüm alıp sıkın, belki iyi gelir, halimize daha uygun olması da cabası.

Friday, February 10, 2012

Cefa

Cefa dindarlığın toprağıdır. Dindar nesil yetiştirmek gayesinde olanların bir yandan gelişelim zenginleşelim derdinde olması, maksadın dindarlıktan çok uysallık olduğunu ilham ediyor.

Dindar yetiştirmek kolaydır. İnsan zor zamanlarda doğal yoldan dindarlaşır. İnsanların hayatı kontrol edilemez sebeplerle zorlaştığında, çareyi dinde (veya din fonksiyonu gören felsefelerde) bulurlar. Cefa olmasın ama din olsun diyenlerin asıl derdi, istisnalar mahfuz, kabileciliktir. Bizden olsun meselesi. Olsun, ancak bunun adı dindarlık değil, cahiliyye hamiyetidir. Cühelanın birbirini himaye etmesi, el kol dirsek temasıyla yürüyen bir düzen.

İslam'da çilecilik yoktur diyorlar, doğrudur, çünkü İslam tekkelerde beslenen yapay bir çile yerine, hayatı kendisini bir mücahade alanı yapar. Ne zaman ki bu hakiki çile kaybolur, insanlar ferahlar ve zenginleşir, bazıları da kendilerini, hani güneşte değil de, floresan ışıkta yetişen cinsten meyvelerle besleme ihtiyacı hisseder. Pazar kapanmış, mücahede durmuş, insanlar dine tok karınlarıyla istirahata çekilmiştir.

Şimdiki müslümanlara sorunuz: Gelişelim görüşelim güzelleşelim, tamam, peki neden? Bunun bir cevabı yok. İktidar bizim olsun diye ikiyüz yıldır uğraşıyordunuz, hadi sizin oldu, ne yapacaksınız?

Ben söyleyim ne yapacağınızı: Padişahlar ne yapıyorduysa, Cumhuriyet'in kadroları ne yapıyorduysa, siz de onu yapacaksınız. Kuşatıcı bir fikir, yeryüzüne ilham verecek bir anlayıştan uzak insanların daha fazlasına gücü yeteceğinden derin şüphelerim var.

Thursday, February 9, 2012

Devlet Sırrı

Her devletin sırrı vardır herhalde, ancak bizimkininki biraz daha fazla gibi duruyor.

Devlet sırrına ihtiyaç duymanın sebebi nedir? Ülkeyi dünyanın gözbebeği, herkesin sahip olmak istediği bir toprak olarak görmeye başlayınca, eh tabii ki, ulus ailemizin etrafa bilgi vermemesi de normalleşmeye başlar. Bilgi verelim de evimizi mi bassınlar?

Etrafımızdaki dünyayı Osmanlı'nın at koşturduğu yerler diye seyretmeye başlayınca böyle acayip bir politik fikir de gelişebiliyor. Dünya düzeninin stabiliteden başka şiarı olmadığını, Türkiye'nin lehine veya aleyhine kimsenin stabiliteyi bozmak istemeyeceğini unutuyor bu zevat. Nükleer bir savaşı göze almadan kimsenin Osmanlıcılık yapamayacağını da unutuyor. (Velev ki elinde var, ne farkedecek, kullanabilecek misin?)

Devlet sırrı da işte bu sebeple gerçekte devletin vatandaşına ne kadar yalan söylediğinin ölçüsü. Ne kadar sırrı varsa, o kadar yalancı demek. Yalancı devletler de hep görüldüğü üzere stabiliteye daha çok zarar veriyor. Vatandaşının güvenini kazanmamış, içeriye başka, dışarıya başka, teröriste başka, polise başka, askere başka, siyasetçiye başka konuşan devlet kendi itibarını yok etmekte. Bizim memlekette pek bilinen bir duygu değildir ama vatandaşın devletine güvenmesi de gerekir. Hatta devletin tek vazifesi vatandaşların birbirine ve devletine güvenmesini sağlamaktır. Tüm yasaların hedefi bu olmalıdır.

Fakat.

Sırla güven olmaz. Sırrı çok olana kimse güven duymaz. Korkabilir, ancak bu güvenmek değildir. Güven tesis edemeyen bir devletin de sonunda bir yönetim krizine girmesi kaçınılmazdır. Nitekim bir çok anlamda, Cumhuriyet'in kurulduğu günlerden bu yana en büyük krizin içinden geçiyoruz.

Bir devletin sırlarıyla ilgili yapacağı en iyi şey süresini çok kısa, mesela beş seneyle sınırlı tutmak ve sonra bütün bilgileri (daha taraflar hayattayken) açıklamaktır. Hukuksuzluğu da önler, dedikoduyu da.

Ancak bize ters gelir bu. Türklerin devlete bağlılığı herhangi bir güvenden çok saplantıya dayandığı için ters gelir. Yine de saplantıların en kötü tarafı gerçek algısını yok etmesi olduğu ve gerçekten uzaklaşanı kurt kapacağı için, akıbet güvene dayalı devletlerin olacaktır.

Tuesday, February 7, 2012

Gün Sayan Megaloman

Bir gün kardeşim bana haftanın hangi günü olduğunu sordu. Onu bilmiyorum da, benim 11882. günüm dedim. Deliler hastanesine yatsan oryantasyon testini geçemeyebilirsin, bu söylediğini de megalomaniye sayarlar dedi.

Ah dedim, benim gibi mutevazıların en mutevazısının başına bu da mı gelecekti. Daha yeni bir devlet kurmam, bir anayasa yazmam ve dünyayı değiştirmem lazımdı halbuki.

Bu sonuncusunu demedim tabi. Öyle her şeye inanma okur. Yalan kendini gerçekle dokur.

7binli günlerimden beri ara ara takvim olarak kullandığım bu doğduğumdan beri geçen günleri sayma yöntemini, ümm'ül blogan'da yazıların başında da kullanıyorum. PHP'nin tarih fonksiyonları bir acayip, onun için her zaman tutmuyor ama yaklaşık olarak denk gidiyoruz.

4000 gün kadar önce başlarken derdim neydi hatırlamıyorum, ancak çok sonraları Mu'minun 113'te saymasını bilenlere sor kısmını okuduğumda aaa burada benden bahsediyor demiştim.

Takvim olarak kısa olmasından dolayı tercih ediyorum. 7.2.2012 mi daha kısa 11895 mi? Dümdüz ilerlediği, hafta içi, hafta sonu, ay, yıl falan bilmediği için kendimle ilgili plan/muhasebe yapması daha kolay geliyor. Planlarımı/değerlendirmemi yüz günlük yapıyorum ve mesela birine 95 gündür şeker yemedim demenin üç aydır şeker yemiyorum demekten (önemli olmasa da) bir farkı oluyor.

Bundan daha önemlisi, her gün o sayı arttıkça bunun bir sınırı olduğunu hatırlıyorum. Ben olsam da olmasam da 2012 yılından 2013'e, 2113'e, 2513'e devretme ihtimali kuvvetli ama o sayaç bir gün duracak. Normal takvim kullanırken insan günlerinin bir sonu olduğunu gözden kaçırabiliyor, çünkü o takvimin ilerlemesinin benimle bir alakası yok, ancak 11894'ten 95'e atladığında, bunu gözden kaçırmam imkansız. Bir gün daha kayboldu, bir gün daha yaklaştın.

Bir de (bunu kimseye söylemeyin) yazılar olsun, sair konular olsun, sadece o gün için geçerli oluyor. Blog'daki yazıların başında bu sayıların yazması ondan, E(11895) bunu yazmış. E(11896) belki tamamen başka bir şey yazar, E(11900) ise ne olur Allah bilir. E fonksiyonu nonlineer kaotik bir fonksiyondur, nereden nereye döneceği belli olmaz, bakalım sonunda çizdiği şekil neye benzeyecek.

Hafızası fazla geriye gitmeyen, meselesini gün içinde halletmeye çalışan ve genelde ölümün kardeşi uykuya dalmadan önce yeryüzüyle ilgisini bitirmeye çalışan bir insanım. Çoğundan uzun vadeli işler yaptığım doğrudur, yine de yarın uyanmayacak olursam yeryüzünden olabilecek en az duygusal yükle ayrılmak isterim.

Bir de, ister istemez, o günü olabildiğince hakkıyla yaşamak gayreti oluyor. 11895. şansım bu benim diyormuş gibi. Yeryüzünde bir gün veya daha az kaldık diyenlerden olmamak için.

Bu anlattıklarımla megalomani teşhisini hafifletip dışarı çıkabilirim umarım.

Saturday, February 4, 2012

Teknolojik Çöp

Teknolojiyle sadece tüketici olarak takip edenler için öyle görünmeyebilir, ancak, evet, 1960'lardan bu yana teknoloji daha ufak adımlarla ilerliyor. Internet çok yeni gelebilir, ancak o da o zamanlardan beri hemen hemen aynı yapıyı kullanıyor. Web (veya HTTP – HyperText Transfer Protocol ) ortaya daha geç çıktı, doğru, ancak Internet'in temeli olan yönlendirme ve bağlantıyı idare eden IP ( Internet Protocol ) o zamanlardan beri değişmedi.

Bu diğer alanlar için de geçerli. Hava araçlarında o zamanlardan beri önemli bir değişiklik olmadı, daha büyük ve daha hızlı yapmaya çalışıyorlar. Kullandığımız arabalar hala uçmuyor (ve elektrikli bile değil.) Televizyonlar hala kanal değiştirmemizi bekliyor. Evlerimizi hala o zamanki malzeme ve tekniklerle yapmaya çalışıyoruz.

Ivır zıvır değişti tabi biraz, iPhone 4S çıktı mesela, bilgisayarlarımızı artık delikli kartla değil, ekranlarına basarak kullanıyoruz, arabalarımız nereye gideceğimizi gösteriyor, evlerde duvarların arasına köpük koyunca ısı yalıtımı yapıldığını keşfettik.

Biyolojide Kambriyen patlaması adı verilen bir fenomen vardır. Günümüzdeki canlıların pek çoğu nisbeten kısa bir süre içinde ortaya çıkmıştır. Bu konuda Stephen Jay Gould'dan okuduğum açıklama, gelişme gösteren sistemlerin bu şekilde patlamalarla ilerlemesinin doğal olduğuna dairdi. Aklımda sigmoid eğrisine benzer bir resim kalmış. Eğrinin orta noktasında hız en yüksek seviyede, ortalamayı geçince yavaşlıyor.

İşte biz de teknolojideki Kambriyen patlamasını herhalde geride bıraktık. Teknoloji ilerlemeye devam ediyor, ancak yavaşladı. Tabana yayılmaya başlaması ve günlük hayata girmesi bu intibayı hafifletiyor, ancak büyük teknoloji değişimleri artık daha az yaşanıyor. Bill Gates'in kablosuz ağ bağlantısı ilk defa standardize edildiğinde bunu gelecek nesiller bizim neslimizin önemli bir icadı olarak hatırlayacak mealinde bir konuşması vardı. Eh, 1900'lerde uçak, sonra nükleer enerji ve silahlar, sonra bilgisayar nesli geldi, bizimkine de kablosuz ağ bağlantısı isimli bazen çalışır, bazen çalışmaz şeyi icad etmek düştü.

Bunlar konuyla ilgili bir yazıyı okurken aklıma geldi. Orada söylenenlerin (bilimkurgu vs.) pek geçerli olduğuna inanmıyorum. Organizasyonel beceriksizliğin katkısı var tabi, ancak biz gerçekte şu an teknolojinin yarattığı teknolojik artıkların etkisini hissediyoruz.

Seneler önce buna dair bir şey yazdığımı hatırlıyorum ama bulmak ve link vermektense ufak bir özet geçeyim: Çok hızlı çoğalabilen bakterilerin dünyayı işgal etmesine ne engel olur? Birincisi yeterince gıda bulamazlar, ikincisi de bulundukları ortama bıraktıkları atıklar üremelerini yavaşlatır.

Teknolojik ilerlemede de aynı prensibin çalıştığını görüyoruz. Teknolojiyi asıl ilerleten etken olan savaşlar azaldı ve teknoloji giderek kendi çöp insanını üretti. Her işimizi daha çabuk yapıp, kararlarımızı daha iyi almak mümkün olduğu halde, teknolojinin yarattığı rahatlığı önceki nesillerin çalışmaya ve düşünmeye ayırdığı zamanı azaltmak için kullanıyoruz. Ev hanımları, misalen, elli sene önce hayal edemeyecekleri kadar otomatik bir evde yaşadıkları halde, faydalı herhangi bir faaliyet yerine ebleh kadın programlarına zaman ayırıyor. İşe gidenler daha fazla zamanlarını trafikte kaybediyor ve iş verimleri düşük, telefon, Internet ve eposta o kadar çok gereksiz uyaran üretiyor ki, insanların iş yerinde verimli çalışması mümkün değil. Çalışma saatleri artıyor ve insanlar bundan mutsuz oluyor ama işin çoğu diğer insanları bir şekilde eğitmek, bilgilendirmek, onlarla iletişim içinde olmak için yapılıyor. Öğrencilerimizin pek çoğu bilgisayar kullanabiliyor, ancak logaritma cetveliyle çalışan öncekiler kadar iyi düşünemiyor. Mühendislerimizin yaptığı iş de bilgisayarda çizim yapıp, sonuç görmek…

Salim kafayla düşünmek teknolojinin sağladığı bir imkan değil. IQ değerleri ilerliyor olabilir (çünkü IQ testi çöze çöze öğreniyoruz) ama insanların daha iyi düşündüklerine güvenmiyorum. Bilakis, insan tabiatındaki düşünceden mümkün olan her yolla kaçmak eğilimine daha çok imkan yaratılıyor. Televizyonda, Internet'te, telefonlarımızda vakit öldürmek için imkanlar sınırsız.

Teknoloji kendi çöplüğünü üretiyor ve insanlık onda debeleniyor. Sosyal medya denen şeye teknolojik ilerleme demeye insan utanır, ama öyle lanse etmek, Facebook, twitter veya Google+ bir iki ufak değişiklik yapınca innovasyon sayılmak bugünlerin zehri.

Enformasyon batağında boğulmaya doğru giden karar alıcıların giderek aptallaşması da başka bir sebep tabi.

İşte bu saiklerle teknolojik ilerleme yavaşlıyor, ancak içimdeki his petrolün azalmasıylaberaber yeni bir teknolojik Kambriyen'e doğru yol alabileceğimiz yönünde. Teknolojik Kambriyen'e doğru değilse, zira, biyolojik Kambriyen'e doğru yol almamız hayli muhtemel.

Thursday, February 2, 2012

Kelimeye Dökülmüş Bilgi

Kelimeye dökülmüş bilgi deyince kendimizi tekrar ediyor gibiyiz, kelimeye dökülmemiş bilgi mi var?

Kelime dediğim (İngilizce, Fransızca) gibi dillerin kelimesi değil, herhangi bir nesneyi veya bunlar arasındaki ilişkiyi ifade eden bir işaret. (Semeion) Buna Türkçe'de gösterge, Semiotics'e de Göstergebilim diyorlar ama bu başı (gösterge) ve kıçı (bilim) ayrı ayrı bozuk tamlamayı kullanmak istemiyorum. Zaten yazı da bir göstergebilim yazısı değil.

İnsan için asıl sınırlamanın bilgisini kelimeye dökmek zorunda olmasında yattığını düşünüyorum. Rahman suresinde ona [insana] beyanı öğretti, Bakara suresinde bütün kelimeleri öğretti diyen Kitab'ın tefsiri hakkında, lisana ve düşünceye verdiği referanslar hakkında, İslam düşünce tarihi ve onun erken felsefedeki kökleri hakkında uzun uzun tahlil yapacak durumda değilim; ancak söyleyeceğimin insanı dil vasfıyla öne çıkaran tüm düşünce şekillerinden farklı olduğunu baştan ifade etmek lazım.

Allah'ın ezeli ve ebedi bilgisi, insanın bilmek için muhtaç olduğu kelimelere ihtiyaç duyar mı? Hayır duymaz. Bilakis bizim gerçek dediğimiz kainatın bilgisi Allah'ın kelimesi gibidir, çünkü o ol der ve olur. Bizim kullandığımız ve düşündüğümüz kelimenin de yaratıcısı odur. O istemezse siz isteyemezsiniz. Onun düşünmemize izin vermediğini düşünmemiz mümkün değildir. Onun bilmemizi istemediğini biz bilemeyiz. Onun yaratmadığı kelimeyi bizim yaratmamız mümkün değildir.

Onun bilgisinin bizimki gibi tali araçlara ihtiyaç duymadığının ifadesidir bu. Kainattaki bütün enerji durumlarını, bütün nesnelerin bütün hallerini, bütün parçalarını ayrı ayrı bilen Allah'ın, bizim nesneleri gruplayıp ortak bir isim veren ve onların arasındaki ilişkileri kusurlu benzerlikle ifade etmeye çalışan lisanımıza muhtaç olmadığı aşikardır. Yeryüzündeki bütün yaprakları tek tek, ayrı ayrı bilen birinin, yaprak kelimesine ihtiyacı olmaz. Bu onun için anlamsızdır.

Tartışmayı bilenler burada Universal/Particular ayrımından bahsettiğimi farkeder. Allah particular'ların sınırsız bilgisine sahip olduğu için, universal'lar onun için manasını kaybeder. Bir adam düşünün ki, elindeki banknotların seri numalarını tek tek biliyor, onun için ne kadar parası olduğu sorusu cevaplanabilecek, ancak cevaplanması gerekmeyen bir sorudur.

İnsanın Allah'ın bilgisini anlamaya çalışırken yaptığı yanlış da, naçiz kanaatimce, kendi sınırlı lisanı vasıtasıla onun ilmini tasnif etmeye çalışmasında yatar. İnsanın kendine ait dünyasında, kendi ördüğü isim ve fiillerde gördüğü insicam gerçekte Allah'ın kainatta yarattığı insicamın yansımasıdır. Onun yaratmasında bir eksiklik bulamazsın.

Dağların ve denizlerin kabul etmediği ancak insanın kabul ettiği emanet budur; zira nesneler kendi hallerinde kendi bilgilerini Allah'ın kelimesi olarak taşır, bir yaprak sadece kendinden ibarettir ve bir taş da sadece kendinden ibarettir. İnsan ise kendinden başkasının bilgisine de heves etmiş ve kelimeyi emanet almıştır.

İnsanın halifeliği de budur: O sadece Allah'a mahsus kendinden başkasını bilme kudretine halife olmuş ve Allah'ın sadece kendisinin bildiği bir vazifeyle vazifelenmiştir. Zaman zaman insanın yaratılışındaki sırrın, kainatın bilgisini kendi lisanıyla ortaya koymak olduğunu düşünüyorum. (Bu gayba dair bir mesele olduğu için söylediğim her şey ancak kendi ham hayalim olabilir.) Allah'ın insanı yaratmasındaki hikmetin kulluk etmesi ve bu kulluğun tabii sonucu olarak bilgisini genişletmesi olduğunu düşünüyorum. Bu bilgiyi genişletirken insan olduğunu ve bundan kaynaklı sınırlarını unutmayacak imana muhtaç bulunduğu ihtar edilmiştir. Son peygamberini bilgi patlamasının hemen öncesinde, organize bir devlet otoritesinin bulunmadığı bir coğrafyada göndermesinin de bir sebebi vardır.

Okunabilirlik sınırlarını fazla taşırmadan demem o ki, insanın mantık ve lisan vasıtasıyla eriştiği bilginin bir berzahtan sonra anlamsızlaşmasında, Allah'ın ilminin bu ikisiyle anlaşılmasının kat'i olarak imkansız olması yatar. Bugün Fizik'te ulaşılan noktanın dil ile ifade edilemeyecek bir yerde olması ve insanın yaşadığı çevrede karşılaşmadığı, uygun karşılıkları olmayan olaylardan bahseder hale gelmesi de böyledir.

Aynı şekilde, insanın mantık ve lisan örgüsünü gereksiz yere türettiğinde eline ancak anlamsızlık geçmesinin hikmeti budur. Allah'ı mantık vasıtasıyla arayanların eli boş dönmesindeki hikmet de böyledir. Günlük hayatı içinde, Allah'ın tek tek kullarının kalplerine ilham ettiği ve birbirlerine bahsetmeleri mümkün olmayan hüccetin imana vesile olması, ama kuru mantık silsilesinin sonunda inkara sebep olmasında da benzer bir hikmet bulunur. Allah'ı bulanlar bunu mantığa değil, kendi günlük hayatlarındaki muhabbete bağlar. Mantık ne olmadığını söyler, ancak ne olduğunu bulmaya gücü yetmez.

Ve yine aynı şekilde bilimin bugünkü araçlarından en temeli olan istatistiğin hakikati örtmesinde de böyle bir hikmet vardır. Bir olay hakkında %99.9 olur demek, biz bunun neden olduğunu bilmiyoruz demek gibidir. Allah'ın bilgisindeki bütün durumlar lisanımız, bilgimiz ve bilimimizin elinde olmadığı için, geçmişe dönüp de yaptığımız tahminlerin, gelecekte çalışacağından emin değiliz. Herhangi bir makinenin ne kadar çalışacağı, bir insanın daha kaç gün ömrü kaldığı, bir binanın ne zaman yıkılacağı konusundaki bilgimiz yarımdır. Bir nesneyi çevresinden ayırıp da bilmek mümkün olmadığı halde insanın tüm zihinsel süreçleri sanki böyle bir şey mümkünmüş gibi çalışır.

Aynı konuyu farklı yönlerden anlattım. Burada az kişiden oluşan ekiplerin neden daha etkin olduğundan, veya kocaman şirketlerin neden ruhsuz makinelere dönüştüğünden de bahsedebilirdim. Daldan dala atladığım ve konulara hakettiği derinliği kazandıramadığım bellidir. Bununla beraber burada bahsedilenin gerçekte ancak tecrübi olarak anlaşılacağını da eklemek isterim. Hayatını her daim mantık ve lisan peşinde arayan iflah olmazlara bu derdi ifade edebilmek elimde değil.

Wednesday, February 1, 2012

Keder Zevki

Bir müzik parçasının, bir filmin, bir insanın bana kendimi kötü hissettireceğini düşünürsem uzak duruyorum. Eski majör depresyon günlerimden kalma bir alışkanlık. Depresyona girmiyorum, kendimi kötü de hissetmiyorum, sadece sıkılıyorum ama bu bile zaman kaybetmemek için yeterli sebep.

İnsanların bu konudaki meraklarını, korku filmlerini, tabutun içinden ağıdını dinliyormuş gibi gelen parçaları da tuhaf buluyorum. Korku filmlerinden genelde korkmam, en son ikibinaltı veya yedi senesinde cinlerle ilgili olduğu iddia edilen bir filmi seyretmiştim sinemada, etraftaki insanlara duyurmadan gülmek en korkutucu kısmıydı, karnım ağrımıştı. Müziğin de kendimi hüznün eline vereninden uzak duruyorum, bunlar pek fazla değil.

Keder zevkini anlıyorum. İçseydim nasıl bazı fadolarla, mugannilerle daha zevkli içileceğini de biliyorum. İçsem güzel içerdim dediğim de çoktur, velakin insana yakışanın sakin ve ayık bir iyimserlik olduğunu düşünüyorum. Sakin kısmı endişeden, ayık kısmı sapıtmaktan, iyimserlik kısmı da ataletten sakınmak için. Her zaman böyle olduğumu iddia edemem ama gayretim bu yönde.

Kendime bırakıldığımda sakin ve ayık iyimserlik halinden uzaklaşabiliyorum, o sebeple kendimi türlü şekilde bunlara doğru çeken faaliyetler peşindeyim. Müzik ve filmleri de bu kritere göre değerlendiriyorum. Zamanımız endişenin sakinlikten, sarhoşluğun ayıklıktan, kötümserliğin iyimserlikten çok prim yaptığı bir zaman ama primin sağlığa faydası pek az.