Thursday, April 19, 2012

Blogla ilgili açıklama

Son yazıdan beri yaklaşık 45-50 gün geçmiş olmalı. Bu zaman zarfında blogla ve benimle ilgili bazı değişiklikler oldu. 12 Mart'ta benim için anne yakınlığında olan annanemi kaybettim ve bir süre yazmak istemedi canım. Hala da pek istekli değilim. Blog'un bulunduğu hosting'i başka bir yere taşıdım. Bir de blog'un aynı anda birkaç yerde birden yayınlanmasını sağlayan posterous.com twitter tarafından alındı ve büyük ihtimalle kapanacak.

Buradaki yazıları uzun zaman ayırarak üretemiyorum. Epostayla gönderiliyor ve yazı yazmak için bir web arabirimi kullanmak niyetinde değilim. Ancak bu büyük ölçüde WordPress gibi blog yazılımlarının da benim için anlamını kaybetmesine sebep oluyor. Önüme çıkmadıkları sürece, yani ben epostayla yazar ve siz de web'de tumblr, blogger, posterous veya blog.eminresah.com adresinde okurken bir şikayetim yoktu. Ancak yazıları sonradan toparlamasının zor olduğunu, ufak bir hata olduğunda düzeltmenin uzun sürdüğünü ve bu sebeple de imla hatalarını genelde düzeltmediğimi farkettim. Gereksiz yazıları silmek ve temizlik bile gereğinden fazla uğraştırıcı.

Blog formatı sıktı. Belki tüm bu zerzevatın batmaya başlamasının sebebi de budur. EminResah.com ileri derecede sayfa tasarımı gerektiren veya fotoğraf, video, müzik gibi şeylerin yayınlandığı bir yer değil. İçerikle okur arasına girmesin diye özellikle basit tutulmuş bir site. Yedi senelik blogculuğun beni getirdiği konum da, blog'la ilgili olduğu düşünülen hemen bütün avadanlıkların, yorumdu, linkti, layktı, pingback'ti ve sair şeylerin aslında yazmayı zorlaştırıcı ve asıl yapmak istediğimden başka bir şeyler olduğu. Ben bu yazıları sosyalleşmek amacıyla yazmıyorum. Başlarda böyle bir amacım vardı, ancak artık yazının kendisi, insanların ne düşündüğünden, ne anladığından, ne söylediğinden daha önemli.

Bütün bu değerlendirmelerden sonra, siteyi, sadece http://eminresah.com üzerinden yayınlanan basit sayfalar haline getirmenin daha doğru olduğuna kanaat ettim. Son yazılar için indeks, bir RSS beslemesi ve gözden geçirilmiş yazıları da PDF ve epub gibi formatlarda yayınlamak en doğrusu görünüyor. Mümkün olursa tumblr ve blog.eminresah.com'un RSS beslemesi yine çalışmaya devam edecek ama bunun için birkaç script daha yazmam gerek. blog.eminresah.com'un web arabirimini oluşturan WordPress kurulumunu ise kaldırmayı planlıyorum.

Kısacası RSS (ve ona bağlı tumblr) devam edecek, WordPress kalkacak, eski yazılar PDF'lerde toplanacak. Bunların hepsini düzenleyen ufak programlar yazmam gerek.

Bunlar kısıtlı zamanımı azar azar ayırdığım için uzun sürebilecek ayarlamalar. Yeniden yazmaya başladım ama bir iki ay daha buralarda yazı göremezseniz merak etmeyin.

Tuesday, March 20, 2012

Rasyonellik ve Ölüm

Ölümün sözkonusu olduğu yerde en doğru tercihten bahsetmek ne kadar zor. Ölüm tüm akıl yürütmelerin başına ve sonuna geldiğinde, hepsi mantıklı oluyor.

Öleceğiz o halde… diye başlayan cümlelerin sonunu, fırsat varken hayatın tadını çıkaralım diye de, çocuklarıma miras bırakmak için çok para kazanmalıyım diye de, dünya hayatının zevklerine dalamayız diye de, zamanımızı ibadetle geçirmeliyiz diye de, çayımızı hakkıyla içelim diye de, ağaçlara iyi bakalım diye de getirmek mümkün.

Ölümle, onun sebep olduğu durumlar arasında kurulan ilgide bir mantık aramak boşuna, yani bu sözlerin hiçbiri diğerlerinden daha mantıklı değil. Bu sebeple hayat akıl yürütme üzerine kurulu felsefelerin çizdiği kafese sığmıyor; ölüm tüm rasyonellik arayışını içine çeken bir girdap.

Rasyonellik, hayatın nasıl yaşanması gerektiği sorusuna verdiği cevapların mutlak olduğunu iddia ediyor. Önceki tüm cevaplayanlar gibi.

Tuesday, March 13, 2012

Piyango Bileti

Bay Mehmet Gülyazılı yirmi yıldır her girişinde itinayla atladığı eşiğe yine basmadı. Apartmanın sararmış lacivert renkli kapısında kravatlı halinin geçerken görünmesinden aldığı haz uğruna öğretmenliğe devam ettiğini düşündü. Düşünceler yarım kaldı.

Kapıyı sekiz yaşındaki kızı açtı. Babasının yüzünde doğduğundan beri seyrettiği ifadeye alışıktı ve yaşıtı kızların ekseriyeti gibi babasının boynuna sarıldı. Mehmet bey pantalonu kırışmasın diye çömelmedi, eğilerek kızını kucağına aldı.

Karısı sofrayı kurmakla meşguldü. Kravatına doğru bir hamle yapıp yatak odasına yollandı. Geldiğinde sofra hazırlanmış, birkaç saat sonra unutacağı yemekler sofrada yerini almıştı. Pek konuşmadan yemeklerini yediler, karısı bugün biraz daha durgun gibiydi ama Mehmet bey önemli bir şey olduysa nasılsa ağzını açar deyip üstüne gitmedi.

Ferhat nerde? diye bir cümle kurdu ama cevabını her akşamki cevaplardan biliyordu. Okuldadır, geç çıkacağını söyledi.

Nasıl okulmuş bu, geceyarısına kadar sürüyor.

Yemekten sonra televizyonun karşısına geçti, bir bacağını çekip sabahtan beri öğretmenler odasında seyrettiği haberleri yeniden seyretti, ağzı gözü oynayan spikerlerin elinde psikolojik yönlendirmeye maruz kaldı ama zihni artık yönlendirme kabul etmeyecek kadar katılaştığından etkilenmedi. Oğlu geldiğinde saat onu geçmiş, çayını içmiş, kanallar arasında gezinmekle meşguldü. Ona bir an kim bu adam der gibi baktı, oğlu da babasına yine mi bu adam der gibi baktı, sonra gelip koltuğun birine kendini bıraktı.

Mehmet bey koltuğunda uyuklamaya başladığında mutfakta dizi seyretmekte olan karısı gelip yatağa götürdü.


Dümdüz bir yol. Bu yolda yürüyorum. Simsiyah asfalt sanki benim için atılmış. Yolun iki yanında tarlalar. Ufka kadar uzanan sapsarı başaklar rüzgarda salınıyor. Bu yol da, bu başaklar da benimmiş. Seyrederek gidiyorum. Yerde bir piyango bileti görüyorum. Elime alıyorum, numarası ezberimde: 478733. İşte bu bilet, hayatımı değiştiren bilet, hepsini bu bilete borçluyum. Tüm bu tarlalar…

Mehmet bey rüyadan uyandığında numarayı hatırlıyordu. Kalkıp ceketinin cebindeki defterine rüyayı yazdı ve numaranın altını kırmızı kalemle çizdi. Bu yazdığının ne işe yaracağını düşünecek kadar ayık değildi.

Sabah kalktığında rüyayı unutmuştu. Akşama kadar da hatırlamadı. Akşam eve döndüğünde bir arkadaşının telefonu lazım oldu ve onu ararken yazdığı rüya aklına geldi. Numara hala kafasında parlıyordu.

Gece aynı rüyayı bir defa daha gördü.

Bu sefer bir patikada yürüyor, yürürken yerde banknotlar buluyor, hepsinin numarasının aynı olduğunu görüyordu. 478733. Sevinmesi gereken bir rüya olduğu halde sırılsıklam uyandı. Numarayı not etmesine gerek yoktu, kafasında banknotlar uçuşuyordu.

Yataktan çıkmadı ama uyuyamadı da. Şimdiye kadar gördüğü en ışıklı rüya sayılabilirdi. Mehmet bey rüya görmediğini söyleyen insanlardan biriydi. Demek böyle oluyormuş. İnsan tüm günü rüyası izin verdiğince yaşayıp, o izin verdiğince görüyormuş.

Ertesi gün adımını her attığında rüyasını hatırladı. Patika aklına geliyordu, banknotların serili olduğu, renkleri, yapraklar gibi serilmiş olmaları. Belki bir para ağacından dökülmüştü hepsi, kafasını kaldırıp yukarı bakmadığı için görememişti.


Evin kapısından girerken ayağı eşiğe takıldı. Sendeledi ama farkedecek halde değildi. Aklı patikada parada ve ormandaydı.

Kapının karşısında ne için olduğunu bilmeden bekledi. Hangi kapının önünde olduğunu bilmiyordu. Kapının üstündeki elektrik sayacı numarasına baktı, baktı. Numara farklıydı ama o an kendisine kazanacak bileti bildiği bir piyangonun yaklaşmakta olduğunu farketti. Elini plakaya doğru uzatıp kabartma rakamların üstünde gezdirdi.

Gerisin geri biraz önce dolmuştan indiği durağın karşısındaki büfeye doğru hızlıca yürümeye başladı. Büfeci sabahları üç beş kelam ettiği tanıdıklarındandı. Selamsız sabahsız kafasını camdan içeri uzatıp, bana piyango bileti lazım dedi.

Büfeci şaşırdı ama bozuntuya vermedi, tezgahın altından bir deste çıkarıp yarım mı, çeyrek mi dedi sadece.

O değil, ben belli bir bileti arıyorum.

Nasıl belli?

Nefes almadan adamın suratına hırladı: 478733 numaralı bilet.

Adamın şaşkınlığı bu sefer belirgindi. Bakalım aabi, belki burdadır dedi ama Mehmet beyde bir tuhaflık olduğunu sezmişti.

Deste üçerli beşerli ardışık biletlerden oluşmuştu. Mehmet bey hepsini inceledi, hayır, aradığını bulamıyor ve bulamadığı her bilette o bilete daha da yaklaştığını hissediyordu.

Desteyi bitirdikten sonra eve dönmedi. Bir otobüse binip okulun civarındaki meşhur bayie gitmeye karar verdi. Otobüs eve geldiği zamanlardakinin aksine hemen geldi. Biner binmez telefonu çalmaya başladı, karısı arıyordu.

Mehmet bey eve geç giden erkeklerden değildi, nadiren işi uzar, onda da karısını arayıp haber verirdi. Kadın merak etmekte haklıydı ama Mehmet beyin ona vereceği normal bir cevabı yoktu.

Açıp piyango bileti aramaya gidiyorum diyecek hali yoktu ya. Bir yalan aradı, uzun zamandır karısına yalan söylemesi gerekmemişti, en son arkadaşlarıyla iki tek atmaya çıkarken birinin hastalandığını uydurmuştu. O da üç dört ay önceydi.

Yine aynısını söyle.

Hemen açıverdi telefonu, kem kümden sonra Hikmet hastalanmış, onu görmeye gidiyorum, seni arayacaktım, unutmuşum dedi. Kadın haa, hıı, biz yemek yiyoruz o zaman, selam söyle, nesi varmış falan diye devam edecek oldu ama Mehmet beyin telefonu bipleyerek kapandı. İlk defa telefonun tam yerinde kapanmasına seviniyordu.

Durağa geldiğinde otobüs gıcırtılarla durdu ve Mehmet bey yaşından kendisinin de beklemediği bir atiklikle büfeye doğru koştu. Yaptığı işin ne kadar mantıksız olduğunu söyleyen bir his vardı içinde ama ona kulak vermek istemiyor, susturmak için koşmaya çalışıyordu.

Bayiye vardığında birkaç kişiyi beklemesi gerekti. Bayide çalışan bir öğrencisi onu tanıdı, hocam buyrun dedi, şimdi bir de oğlana açıklamak gerekecekti durumu. Vazgeçti, ben bir bilet alacaktım. Çeyrek, yarım, tam? diye sordu çocuk. Ben bir numaralara bakıyım dedi Mehmet bey, güzel bir şey olsun istiyorum.

Çocuk adamın ne dediğini anlamadı, alışık olduğu bir istek değildi ama öğretmenine karşı gelmek de istemedi. İçeri buyrun hocam dedi sırıtarak. Mehmet bey içeri girdi, kirden rengi değişmiş plastik bir tabureye ilişip eline tutuşturulan bir tomar bilete bakmaya başladı. Sadece 47 ile başlayanları aradı, dört tane rastladı ama onların da devamı tutmadı.

Çocuğa tomarı geri uzatırken yok dedi, güzel bir şey bulamadım. Çocuk bir yandan bir müşteriye sigara uzatırken, bir yandan da tomarı almaya çalıştı ama biletleri kavrayamadığından bazısı yere döküldü. Mehmet bey bir an yerde gördüklerinin rüyasındaki banknotlar olduğunu sandı, işte orada, hepsi benim. Toplamak için yere eğildiğinde aldığı birinin tam da aradığı numarayı taşıdığını gördüğündeyse daha da şaşırdı, ah işte bu.

Çocuk adamın söylediklerine şaşırmamaya başlamıştı. Tüm gün rastlayabildiği ve susmayı çok erken öğrendiği tuhaflıklara benziyordu adamın durumu. Adamın elinde tuttuğu çeyrek bilete baktı, diğerlerinden herhangi bir güzelliğini göremedi ama bunu sormak için cesareti yoktu.

Biletin parasını ödeyip, özenle cüzdanına yerleştirdi. Şimdi mutlu adımlarla evine dönebilir, çekilişi bekleyebilir ve rüyasında gördüğü tüm o bahçeleri ve tarlaları alabilirdi.

Geldiği gibi otobüse bindi, karısı kapıyı açıp Hikmet'in durumunu sorduğunda bir şeyler geveledi. Soğumuş yemekten biraz yedi ve televizyonun karşısına geçti. Bir piyango reklamı gördüğünde aldığı bilet aklına geldi, onu okşamak, hohlayıp hatırını sormak istedi. Kalkıp pantalonun cebinden cüzdanını getirdi. Bileti çıkarıp ışığa tuttu.

Vay anasını.

Bu… bilet… sahte. Çocuk kendisine başka bir bilet vermiş olmalıydı. Vay hain piç. Bilete tekrar baktı, 4'le bile başlamıyordu.

Yerinden hızlıca kalkıp kapıya doğru gitti ama karısının koridorun diğer ucundan çıkıvermesiyle nerede olduğunu hatırladı. Ne oldu? dedi kadın, yok bir şey dedi, elindeki bileti sallıyordu. Kadın aa, bilet mi aldın, yoksa bir şey mi çıktı? diye uzandı. Adam, yok, yok, daha çekilmedi, sahte bu bilet. Kadın daha da meraklanmıştı, kocasının piyango bileti adeti olduğunu yeni farkediyordu, bir sahte bilet de bir an çok çekici gelmişti.

Ver bi bakıyım, çocuklar gelin babanız sahte piyango bileti almış. dedi. Kızı sekerek, oğlu yürüyerek geldi. Sahte bilet bir anda evin gündemine girmişti işte.

Yok, ben gidip değiştiriyim dedi adam, hemen gidersem bulurum satıcıyı. Kızı başını yana kırıp babaaa deyince, kadın da bu saatte mi? demeye cesaret buldu. Mehmet bey kuşatılmıştı. Nerden aldın baba? dedi oğlu, büfeden, okulun ordaki dedi adam, ben gidiyim diyecek oldu ama saatine bakınca büfenin çoktan kapanmış olduğuna kendi de ikna oldu.

Yarın değiştiririm o zaman. Kızı bir kez daha babaaa deyince

Saturday, March 10, 2012

Hayat Oyunu

Ortaokulda veya lisedeydim, insanların alternatif hayatları oynayabilecekleri bir bilgisayar oyunu düşünmüştüm. Adını hayat oyunu koyduğum bu oyunu tabi ki yapamadım, sonradan Sims gibi ona yakın bir şeyler çıktı ama onlar da öldüresiye sıkıcı geldi bana. Hayat oyunu oynamak yerine bir oyun hayatı yaşamaya başlamam neticesinde Role Playing Game gibi insanı hayli zaman masrafına sokan oyunlardan da uzak kaldım. Şu sıralar zaman bulursam sadece Osmos veya Crayon Physics gibi oyunlar oynuyorum.

Başka bir hayat oyunu, Game of Life adıyla matematikçi Conway tarafından düşünülmüş. Bu tabi yukarıda bahsettiğim oyunlardan biraz farklı. Satranç (daha doğrusu Go) tahtasına benzeyen bir tabloda, hücrelerin siyah (dolu) veya beyaz olmasına dayanıyor. İki kuralı var: (1) Etrafındaki sekiz hücreden üçü dolu olan boş hücre dolar. (2) Etrafında iki veya üç dolu hücre olan dolu hücre dolu kalır. Diğer hücreler boşalıyor.

Kelimenin Oyun Teorisindeki anlamıyla bu oyun basit kurallardan nasıl karmaşık sistemlerin ortaya çıkabildiğini göstermek için kullanılıyor. Bu basit kurallar, tek hücre için anlamsız ama tepeden bakan bizler için ilginç desenler üretiyor. Çeşitli örnekleri burada ve şurada görebilirsiniz.

Bu oyunun felsefi karşılığı kelebek etkisi ile meşhur Kaos teorisine benzer. Kaos teorisi de basit formüllerin Lorentz çekicisi (attractor) veya fraktaller gibi karmaşık sistemler üretebildiğini söyler. (Bir zamanlar kelebek etkisine güvenip dünyayı değiştirmeye çalışan bir grup görmüştüm, her kelebeğin fırtına üreteceğini sanıyorlardı.)

Bu kurguların benim için anlamı hayat gibi hayli karmaşık sistemlerin gerisinde basit kimyasal ve fiziksel olayların yatabileceğidir. Yoksa bir kelebek gördüğünüzde, acaba nerede bir fırtına çıkacak? şeklinde sorular değildir. Fraktallere bakıp, lan bunları büyütünce de aynısı çıkıyormuş demek güzeldir ama mesela insanların oluşturduğu sosyal yapıların, organizmaya benzetilmesinin buradan da kaynak alabileceğini görmek daha güzeldir.

Karmaşık sistemler basit kurallardan ortaya çıkabiliyorsa ne olur? Tanrı düşüncelerinde sadece canlılığa dikkat çeken ve kozmolojik kanıttan, kısaca Tanrı olmasaydı bu kadar karmaşık bir kainat nasıl varolabilirdi ki? sorusundan başka cephanesi olmayan Teistlerin söyledikleri boşa çıkar. Karmaşıklık bizatihi bir delil olamaz. Sizin karmaşık olarak gördüğünüz bir sistemin gerisinde çok basit kurallar yer alıyor olabilir.

Basit sistemden kaos üretebiliyoruz ancak tersini, yani kaotik bir sistemin gerisindeki basit kuralı bulamıyoruz. Bu sebeple karmaşıklığa bakıp, bu insan yapısı olamaz diyemezsiniz mesela, bunun gerisinde bir Tanrı vardır diyemezsiniz.

Bu Tanrı yoktur demek değil. Delil olarak karmaşıklığın geçerli olmadığını söylemek. Ne kadar tumturaklı dil kullanırsa kullansın veya resimleri ne kadar parlak kağıda basarsa bassın, kitapların (ve tabi onları yazanların) karmaşıklık yoluyla bir şey isbat etmiş olmayacaklarını söylemek.

Yalnız bu bıçak iki taraflı kesiyor, Dawkins'in Tanrı Yanılgısı'ndaki tezinin özü olan, karmaşık evreni ancak daha karmaşık bir Tanrı yaratabilir, onun varolma ihtimali de evrenin varolma ihtimalinden düşüktür deyişini de anlamsız kılıyor. Karmaşıklık varlığı isbat etmediği gibi, yokluğu da isbat etmez, sadece karmaşıklığın arkasındaki ilişkileri bilemediğimizi ve belki de asla bilemeyeceğimizi gösterir.

Karmaşıklıktan doğan bir başka duruş ise iman konusunda şahsıma bir yol sunuyor. Varlığın görünüşündeki bu karmaşıklığın, insanı hakikate ulaştıracak olan edebi ve tevazuyu vermesinin mümkün olduğunu düşünüyorum. Allah'ı bulanın onu aklî olarak ifade etmesinin mümkün olmadığını, kalbî olarak ise özünde bize öğrettiğinden başkasını bilmeyiz diyen bir anlayış taşıyacağını düşünüyorum. Geleceği bilemiyoruz, değişkenlerin sayısı arttığında bilgisayarlarımız çöküyor, bildiğimizi düşündüğümüz şeyler istatistiğin kaba sonuçlarından ibaret ve deştikçe anlamını kaybediyor. Karmaşıklığın bize öğretmesi gereken acizliğimiz. Allah'ı da şöyle olmalı, böyle olmalı, olmasaydı böyle olurdu diye değil, acizliğimizin idrakiyle arayabiliriz.

Entelektüel Teselli

İnsan güvence arayan bir mahluk. Her cinsten varoluşuna tehditle dolu dünyada tutunacak bir dal, dayanacak bir bacak arıyor. Kimisi bunu zenginlikte, kimisi makam ve mevkide, kimisi de bilgi ve entelektüelcilik ile arıyor. Hangileri güven buluyor, hangileri kazandığını kaybetmekten korkarak olan güveni de yitiriyor, dışardan bilemiyoruz.

Zenginlik ve mevkiden gelen güvenin sağlam olmadığını okuyarak öğreniyoruz, biliyoruz ki hepsinin sonu mevcut. Ancak entelektüelliğe dayanan sosyal sermayenin ne kadar güven verdiği konusunda bir araştırma yok.

Ben okumadım daha doğrusu.

Bu konuda suskunluğun sebebi herhalde eli kalem tutanların büyük kısmının bu sosyal sermaye için veya onu kaybetmemeyi gözeterek yazması. Tarihi galiplerin yazması gibi, neyin yalan, neyin gerçek olduğunu da eli kalem tutanlar yazınca, kalem ve kültür, diğer bütün yollardan daha gerçek, daha doğru bir yola dönüşüyor. Halbuki kalem sahiplerinin pek azı, diğer yolları deneyip de yalan olduğunu görecek tecrübeye sahip.

Entelektüellerin ve (nereden baktığınıza göre beni de içinde sayabileceğiniz) yazar çizer okur takımının dünyayı kendi etraflarında çevirme gayretinde, gevezelerin lafı dolaştırıp kendilerine getirmesi gibi bir hal görüyorum. Birinin parada, birinin sağlam tanıdıkta aradığı güveni etrafa biliyor görünmek diye bir hırkada arayan zevatın da, bu güvenin olduğunu sandığı yerde aslında öyle bir güven yok. İnsan parasının, makamının kölesi olabildiği gibi bilgisinin, isminin, şöhretinin, yazarlığının da kölesi olabilir. Ne için yazıyorum sorusunu sorup, cevabında azıcık da ihtiram duysunlar diye olan birinin, o ihtiramı etrafından görmeye başladığında kimliğine ve söylediklerine hapsolmaması çok zor.

İnsanın Wittgenstein gibi önceki felsefemi boşver, yenisine bakalım diyebilmesi için babasından kalan büyükçe serveti fukaraya dağıtabilecek kadar cesur olması da gerek. İtiraf edelim, bu cesaret entelektüellerde de, diğerlerinde olduğu kadar az.

Malumdur ki ben burada zaman zaman saçma yazılar yazıyorum. Bazıları gerçekte ipe sapa gelmez şeyler. Tek ölçüsü aklıma gelmiş olması, üzerinde uzun uzun düşünmem gereken bir ismim, bunu yazarsam bana ne derler dediğim bir itibarım, satmam gereken kitabım, sahiplenmem gereken bir mevkim, hoş geçinmem gereken insanlar, okur ihtiyacım, sosyal sermaye merakım, biliyor görünmenin getirdiği sair ihtirama sevgim olsa herhalde yazılara kalın kalın filtreler koyar, mümkün olduğunca ne kadar bildiğimi, ne kadar okuduğumu, belli konularda ne boyutta bir otorite olduğumu göstermeye çalışırdım. Saçmalamaz, belli odaklara bulaşmaz, beynime halkalar takar ve kendimi sosyal kutupların birine bağlamaya çalışırdım.

Buna ihtiyacım yok. Uzun zaman önce bazı yol ayrımlarında bunu reddettim ve birkaç sene sonra kaybolsa ve kimsenin umurunda olmasa da kafama göre yazmanın daha iyi olduğuna kanaat ettim. Dünyevi bir faydası yok velakin insanların yazmasına sebep olan bir çok psikolojik saikten arındığım için yazdığımda daha mutmain oluyorum.

Entelektüelin bilgide ve ihtiramda aradığı güveni de Allah'tan başka hiçbir yerde bulamadım. Biliyor olmanın kimseye bir faydası olmadığını, bilakis aptal görünmemek uğruna nice canların diline kilit vurduğunu, diliyle kalbi arasına perde çektiğini görüyorum. Aptal görünsem de kalplerin nasıl tatmin olduğundan haberim var, yokmuş gibi yapamam.

Wednesday, March 7, 2012

Diyalektik Gül Bitti

Eskiden diyalektik doğrudan mantık anlamına geliyormuş. Logos daha geniş, diyalektik daha dar; logos tüm aklı, diyalektik diyalogdaki aklı temsilen…

Anladığım kadarıyla diyalektik kelimesinin bütün kullanımlarında ortak tek taraf merhale merhale anlamı. Sokrat diyalektiği insana ne bildiğini sorgulatırken, Hegel diyalektiği tez ve antitezden senteze ulaşırken, diyalektik mantık her şeyin kendi zıddını da içerdiğini söylerken ve diyalektik materyalizm, komünizmden önceki proleterya diktatörlüğünü açıklarken ortak noktaları adım adım ilerlemeye güvenmeleri.

Bu ilerleme zıddını içeriyor(muş), bu sayede mesela Sovyetler yıkılıp, kapitalizm muzaffer görününce de aslında komünizm kazanmış olmuş. Çünkü kapitalizmin bu geçici zaferine karşılık, dünyanın (bazısı altın, bazısı gümüş, bazısı bakır) zincirli işçileri birleşip, tüm dünyayı komünist yapacaklarmış.

Aklıma oğluna sevgilisinden ayrıldığı için her işte hayır vardır diyen bir anne geliyor; buna burun kıvıran oğlunun akşam arkadaşlarıyla buluşup diyalektik materyalizmi konuşması… Biz her işte hayır olduğuna kolay inanan insanlarız ancak o hayrın diyalektik materyalizm olduğu doğru mu, onu bilemiyoruz.

Eleştiride Bağlam

Bir yazıda dümdüz bilgi hatası yoksa, bütün eleştiri faaliyeti bir yazıyı derece derece bağlamından koparmaya dayanır. Bu sayede yazının ne anlama geldiğini görmek mümkün olur. Ben bu bağlamda söylemedim demek haklı bir savunma olduğu gibi, bağlamı değiştirmek de haklı bir eleştiri yoludur.

Kişiler hangi bağlamda yaşadıklarına kendileri karar verir. Benim bağlamıma yakın bir eleştiriyi severim. Ancak benim için anlamsız ve uçuk duran bağlamlar, eleştirilerin de uçuk ve anlamsız olmasına yol açar.

Eleştirinin de gelip sürü hukukuna dayandığı yer burası. Bizden olanın eleştirisi ne kadar makul ve ötekinin eleştirisi ne kadar aptalca.

Friday, March 2, 2012

Aslandan Kaçan Adam

Meşhur hikayedir, iki avcı aslanla karşı karşı kalınca, biri koşmaya hazırlanmış da, diğer aslandan hızlı koşamazsın ki demiş ve karşılığında senden hızlı koşsam yeter cevabını almış.

Günlük siyaseti incelerken hep gözönünde bulundurması gereken bir hikaye. Eleştirenler AKP'nin aslandan hızlı koşmadığını söylüyor, doğru, mükemmel değil, ancak oy verirken aslandan hızlı koşmasına göre değil, diğerlerinden hızlı koşup koşmadığına göre veriyor insanlar.

Oy verdiğimden değil ama bunun tesbitini yapmaktan aciz insanların durup durup aynı yaveleri tekrar etmesinden usandığımdan.

Birine oy vermek illa her bir politikasını, sözünü, davranışını sahiplenmek anlamına gelmez. Türkiye nüfusunun geneli, siyaseten giderek daha oynak hale geliyor; birinin aslandan hızlı koşmasının mümkün olmadığını biliyor, mükemmeli değil, en uygununu arıyorlar.

Bu kötü bir haber değil, sabah akşam RTE kabusu görenler için iyi bir haber. Aslandan kaçmaları gerekmiyor, Erdoğan'dan hızlı koşsalar yeter.


Yazı aslında bitti, ancak bu ilkenin genel olarak bütün galipler ve mağluplar için geçerli olduğunu da eklemek lazım. Roma Senatosu ve Halkı mükemmel olduğu için değil, mesela Kartaca'dan daha iyi olduğu için Punic savaşları kazandı; Microsoft, ilk PC işletim sistemi MS DOS'u çıkardığında mükemmel olduğu için değil, diğerlerinden daha iyi olduğu için çok sattı, Mustafa Kemal mükemmel olduğu için değil, diğerlerinden daha iyi olduğu için Meclis'in başına geçti.

Bir defa en iyi olduğunuzda, mükemmel sanılmaya başlarsınız. Bugün Roma'yı modern hukuk sistemini kuran medeniyet, Microsoft'u PC'lerin tek işletim sistemi üreticisi, Kemal Atatürk'ü tarihin gördüğü en büyük lider sanmak, bir zamanlar aslandan kaçmış olmalarına bağlı. Hayatın işleyişi de onlara (AKP örneğinde de olduğu gibi) çok büyük bir avantaj sağlıyor. Kartaca bir defa ortadan kalktığında Akdeniz'de Roma hakimiyetini durduracak bir güç kalmıyor, MS DOS bütün bilgisayarlara kurulduğunda başka bir şey kurmak mümkün olmuyor, Mustafa Kemal bir defa savaşı kazandığında ebedi şef olmasının önüne geçecek kimse kalmıyor.

Yine de zaman kimsenin hakimiyetini sonsuza kadar devam ettireceği bir düzene izin vermiyor. Roma sefih idareciler elinde zayıflayıp, 850 sene aradan sonra yağmalanıyor; Windows, Internet'in yaygınlaşmasıyla eski önemini kaybediyor; Kemal Atatürk'ü çözdüğü kadar, ürettiği sorunlarla da anıyoruz bugün.

Yoruluyor yani, fani olan her şey bir gün aslanın ağzına yem oluyor ve o zaman da aslandan hızlı koşan değil, diğerlerini geride bırakan kazanıyor.

Wednesday, February 29, 2012

İlham ve Yazar

Bunu Risale-i Nur'da, yazarın değil, kitabın kendisi için bizatihi zamanın kutbu denildiğini okuduğumda düşündüm. Büyük eser olma gayretinde olanın, yazarından bağımsız bir kişiliğe bürünmesi şart görünüyor. Homeros'un ilham perisi Muse'lere atıfta bulunduğu gibi, dini eserlerin bilhassa kriptik olmayı seven kimisi de Allah'ın ilhamına atıfta bulunuyor.

Buna olur veya olmaz diyebilecek değilim. Ancak kendi eliyle yazdığını, bu Allah katındandır diyerek az bir ücrete satan kimselerden olma riski varsa, yazdığının yükünü omzunda taşımanın daha doğru olduğunu düşünüyorum. Yazdığı kitaba Allah'ın ilhamıyla yazılmıştır demek ve bu sayede itibar aramak, trafik polisi kırmızı ışıktan çevirdiğinde ben başbakanın oğluyum demeye benziyor. Başbakanın oğlu olmayı hakeden adamın zaten kırmızı ışıkta geçmeyeceğine, geçerse de bu yaptığının böyle bir itibarı olmayan kimseden bir farkı olmadığına inanıyorum. Edep sahibi kişi, yanlış yaptığında ben falancanın oğluyum demek yerine, hatasının faturasını yüklenebilendir. O sebeple ilham varmış, yokmuş; metni ve yazarı incelerken gerçek bir fark yaratmaz. İnsan ilahi ilhamla yazsa da, bu ilhamdan başkalarına bahsetmesi şart değildir.

Vahiyle ilhamın arasındaki fark da bu olmalıdır. Vahiy kendisinden bahsedilmesini şart koşar. Bunun için de kişiye Cibril-i Emin vasıtasıyla, reddedemeyeceği bir şekilde geliyor olmalıdır. Kitab-ı Mecid'in ben ilhamla yazıldım değil, ben Allah'ın sözüyüm demesinde de bu fark vardır. Kitap, bir yazarın arada ilhamla yazdığı değil, kendisine geleni etrafına okuduğu bir kitaptır.

Yeri gelmişken ilk ayet oku, eline birkaç kitap al da oku değil, etrafına bunları oku anlamına gelir ama ne hikmetse ayetten bahsedenlerin çoğu Kur'an'dan başka her şeyi oku demeye getirirler.

Şahsen, ilhamlı kitapların hiçbirinde aklıma gem vuracak bir değer görmedim. Faydalanmış olabilirim, yine de bunun sınırlı olduğunu da biliyorum; Kitab'a bakıp secde eden başım, bu kitaplara bakıp hmm, olabilir ama olmayabilir de diyor sadece.

Yarım Dindar

Modern dünyanın nasıl yaşamalı sorusuna cevap veren düşüncelerin tamamında bir krize sebep olduğu doğru. Felsefe ve Etik, günlük siyaset kadar namı olmayan meseleler ve kendi saçlarından ayıkladıkları bitlerle idare etmeye çalışıyor gibi, dinler bilimi ve genişleyen dünya görüşünü nasıl değerlendireceklerini bilemiyor, hikmet kaybolmuş. İnsanların söyledikleriyle yaşadıkları arasında bir tutarlılık aramak devri geçmiş, hepimiz dünyanın kalabalığı karşısında ne kadar küçük ve zavallı olduğumuzu hatırlıyoruz her gün. Sesimizin de, yaptıklarımızın da bir önemi yok.

Yine de bu krizin ideolojilerden çok dinleri vurduğu da açık. Bir yandan sosyalist olup, bir yandan kapitalizmin nimetlerini sonuna kadar kullanma meraklısı insanlarda da farkedilen bir tuhaflık var ancak dini kaynaklı düşüncelerin yarattığı tutarsızlık daha bariz.

Daha bariz, çünkü dinin kaynaklarının biraz daha bağlayıcılığı mevcut. Sosyalizm'de efal-i mükellefin olsa, Starbucks'a gitmek en azından mekruh olurdu ama taraftar toplamaya meyyal düşüncelerin ahlaki doğrular konusunda ahrazlığı avantaj olduğundan, kişiler hem sosyalist olup, hem de kapitalist düzenin içinde mırıl mırıl idare edebiliyorlar.

Müslüman için bu daha zor. Çünkü meseleyi getirip kişinin yaşadığı hayata bağlıyor, insanın (kendisi küçük de olsa) yaptıklarından sorumlu olduğunu hatırlatıyor. Bir yandan tefecilik yapıp, bir yandan müslümancılık oynamak (imkansız değilse de) yokuş.

Bunun dini anlayışa getirdiği bazı problemler de mevcut. Modern hayat dini kişiselleştirdiği ve onda toplumun geneli hakkında söz söyleme hakkı görmediği için, faiz veya içki gibi dinin haram saydıklarını ortadan kaldırmak mümkün olmuyor. Bunun üzerine, bir de modern sistemin getirdiği karmaşık cihazların değerlendirilmesinin sağlıklı yapılamayışını ekleyin. Misalen kağıt para gibi, temelde devletin halkın elindekini çalmasına hizmet eden bir aracın faiz yasağına ne kadar girdiğini değerlendirmek zor. Zenginlik ve ekonomiyle ilgili hemen bütün kavramların kağıt para emisyonuyla doğrudan ilgili olduğu yerde, enflasyon oranında faiz, riba olur mu sorusu çetin ve hafiften anlamsız bir soru. Tek geçerli ekonomik değerin altın olduğu bir yerdeki yasağı şimdiye uygulamak gerekirse, halktan izinsiz para basılmasının, kambiyo işlemleri ve arbitrajla para kazanmanın, siyasi otoriteye bağımlı ekonomik ölçü birimi olan paranın, menkul kıymet oyunlarının da değerlendirilmesi gerekir. Derin bir tahkikle bunların çoğunun riba yasağının hikmetine dahil olacağını ve haram kabul edileceğini düşünürüm.

Buna bakıp din artık işe yaramaz da diyebiliriz tabi, bu birinci seçenek. Ancak bana bunları düşündüren ve elimden geldiği ölçüde doğru yaşamak diye bir şeyin varlığına inandıranın İslam olduğunu da gözardı edemem. Dün de, bugün de, yarın da kişisel menfaatlerin doğrulukla çatıştığı her yerde İslam'ın söyleyecekleri, seküler ahlak teorilerinin söyleyeceklerinden, en azından nezdimde, daha etkilidir. İnsanlar ne yapılması gerektiğini bilir, hepimiz yaşadığımız bu hayattan daha iyisini yaşayabileceğimizi biliyoruz, üzerimize düşen vazifelerin farkındayız, ancak bunu uzun vadeli devam ettirebilmek için destek rasyonellik veya felsefe yoluyla gelmiyor; kırmızı ışıkta geçmek kötü ile kırmızı ışıkta geçmek haram arasında bir bağlayıcılık ve ton farkı var.

Yazı alıp başını gidiyor, söylemek istediğim asıl meseleye geleyim: Modern çağın karmaşıklığının getirdiği nimetlerden yararlandığı ve bunlarda hak ve hakikat ölçüsü aramadığı halde, etrafına karşı en birinci müslüman görünmeyi becerebilen insanlardan bahsetmek istemiştim. Muamelata dair işine gelmeyen kuralları önemsemediği halde, işine geldiği ölçüde dini referansları psikolojik harp cephaneliği olarak kullananlardan.

Adam Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, hatta bir de memur, devletin sağladığı imkanları kullanıyor, onun iyi bir vatandaşı; ancak devletin mahkemesi onu boşadığında, ben dini nikah yaptım, boşamam da boşamam diyor. Bu söylediği dinen de saçmalık, çünkü farzımuhal dinen makbul bir mahkeme de aynı şekilde boşayabilirdi, ancak devletin pek de müslüman olmadığı, sağladığı bütün imtiyazları değerlendirirken değil, adamın aklına o zaman geliyor. Bir başkası, dinen namuslu kadına iftira en ağır sözlerden olduğu ve birine zani demek için cinsel birleşmeyi gören dört şahit gibi pratikten öte bir şart gerektiği halde, birine etek boyu kısa diye her tür lafı edebiliyor. Bir kadına zina ithamında bulunmanın ne demek olduğundan ve gizli kalmış bin zinanın, bir zina iftirası kadar önemi olmadığından habersiz veya habersiz kalmak işine geliyor.

İnsanın dini hassasiyetlerle modern çağa tamamen uyumsuz bir görüntü sergilemesinde, bunu savunmasında, tutarlı olduğu sürece eleştirilecek bir taraf görmüyorum. Modern hayatın karşısında mağlup olmuş bir hayat biçimini takip etmeyi, tüm dezavantajlarına rağmen sürdürmeye çalışmasında saygı duyulacak da bir taraf var. Asıl ikiyüzlülük dinin sağladığı psikolojik ve sosyal konforu sonuna kadar istismar ederken, modern hayatın, ekonomik ve siyasi cihazların imkanlarını tepe tepe kullanınca ortaya çıkıyor.

Din ile dünyanın birbirinden ayrılmasının (hele İslam'da) mümkün olmadığını biliyoruz. Mamafih (dinî jargonu alıp satan manasına) İslamcı diyebileceğimiz bu insanların dini ve hikmeti kavrayışlarının hemen hiçbir zaman dünyayı daha iyi bir yere dönüştürmeye namzet olmadığının da farkındayız. Türkiye'deki İslamcılık tecrübesinin gösterdiği de, iktidar, güç ve sair imtihanlar karşısında İslamcıların en dünyeviden daha dünyevi bir hale girebileceği ve iktidar hevesinin gerisinde ter dökülmüş bir murakabe çilesinin olmadığıdır. Ekonomiden Amerikan tarzı liberalizm, siyasetten fırsatçı faydacılık, hukuktan Batı'da neyse öyle yapmak anlayan insanların ve onların sürüklediği kitlelerin daha iyisini ortaya koymasını beklemek anlamsızdır.

Yarım dindarlardan oluşan topluluk, işine gelen bir din üretir. Zor olan kısımları es geçer, görmez, duymaz, anlatmaz, unutur; kolay olan kısımları da birbirine tasallut etmekte kullanır. Günümüzde zor olan kısım yeryüzünde hakkı ve adaleti temsil etmek, güçlülere karşı menfaat ve siyaset hevesinin ötesinde Allah rızası için mücadele etmektir. Kolay olansa kadını ezmek, dini öncelikleri sulandırmak, ibadetlerin ayrıntısıyla uğraşmak ve İslamı bir merasim dini haline getirmektir. Dindarlaşma deyince kimsenin aklına birincisinin gelmeyişi ve ikincisinin gelmesinde Türklerin gerçek dinine dair bir işaret var.

Durduran

Yaşamakla yazmanın kavgasından bir cümle olarak, yazanların yaşamadığı ve yaşayanların yazmadığına dair bir düşünce vardır. Bu doğru değil. Yazmak başka bir cinsten yaşamak olduğu için yaşamaya izin vermiyor. Yazarken daha rahat yaşamak, hür dünyaların hür insanlarından biri olmak mümkün. Hatıralarını kafasının bitmeyen odalarının duvarlarına asmış, yerdeki böcekleri ve tozları temizlemiş kimseden daha rahat kim olabilir?

Aklıma bazen fazla olumsuz yazdığım geliyor, yeryüzünde tutunacak bir dal arayanlara hizmet eden bir halim yok. Hiç mi iyi bir şey yok diye sorabilirler.

Anlattığım eğrilerden daha fazla doğru var. Ben de o kadar kötümser bir insan değilim. Sevmediğim pek çok şey var, hoşuma gitmeyen, onlardan bahsetmek daha çok işime geliyor, çünkü doğrulardan bahsetmek için bir zemin. Eğrileri anlatıyorum ama hemen hepsinin bir doğru tarafı, bir de doğrultulabilecek tarafı var. İnsanın aptallığından bahsediyorum ama çoğunun gerçekte iyi niyetli olduğunu ve kendisi ve ailesi için iyilik istemekten başka kusuru olmadığını da düşünüyorum, beceriksizlikten şikayet ediyorum ama bir yandan insanların becermeyi istemeleri hoşuma gidiyor, dilden ve düşünceden anlamayışları ciğerime dokunuyor ama bir yandan da böyle bir hayatın daha az yanlışa vesile olacağını düşünüyorum.

Meseleyi insan olmak çeperinden fazla çıkarmayınca, aslında dünya da, onun üzerinde yaşayanlar da gayet güzel. Güzel insanlar bir araya geldiklerinde bazen güzel olmayan işler yapıyor, bazen de yaptıklarının güzelliğini anlayamıyoruz. Bütün yollar iyiliğe çıkar demenin bütün yollar kötülüğe çıkar demekten bir farkı olmadığını, iyiliği kötülüğün, kötülüğü iyiliğin takip ettiğini biliyoruz. Buna rağmen iyiliğin kötülükten daha fazla olduğuna da kanaatim tam.

Tarihi bir nehir, kavimleri o nehrin kolları gibi görüyorum. Tarihin sonuna yaklaştığımız, büyük denize dökülmeye yakın bir zamanda olduğumuzu düşünen çok ve ben bununla birlikte okyanusun kötü olmadığını düşünüyorum.

Türk Kibri

Yusuf Kaplan'ın bir yazısını okudum. Küresel sistem çökerken falan filan.

Türklerin ekseriyetinde böyle bir buralar bizim havası mevcut. Velakin bunun altını dolduracak kadar kuvvetli değiliz. Son on yılda bitinin kanlanması bir şey, Ortadoğu'da Osmanlıcılık oynayacak kadar kuvvetli olmak başka bir şey.

Tarih felsefesi yapalım diyor Yusuf Kaplan. Tarihte benim bildiğim kimse Osmanlı'ya, ağabey, siz ne kadar soylu ve büyük devletsiniz diye getirip Ortadoğu'yu teslim etmedi. Bahsedilen her yer silahla elde edilmiş ve Osmanlının silahlı gücü ortadan kalkınca el değiştirmiş bölgeler.

Tarihimizi avcı hikayesi gibi anlatmayı seviyoruz ama en azından şunu da kabul etmek lazım: Ortadoğu'nun bugün Afrika'dan sonra dünyanın en geri, en az kitap okuyan, en az üretim yapan bölgelerden olmasının mesuliyeti de Osmanlı'nın omzundadır. Buralara münhasır bir garezi olduğundan değil tabi, yine de kurduğu sistemin hastalanması ve tedavi edilemeyişi sonucu, hem buralar, hem oralar bugün yaşadığımız dertlerle meşgul.

Osmanlı yeniden kurulabilir mi? Kurulamaz. Bizim insan potansiyelimizle kurulamaz. Batı'nın krizi gelip geçer ancak insan sermayesi yerinde kaldığı sürece, bir şekilde kendine gelir. Ekonomik farkın asıl sebebi insan sermayesi olduğundan ve bunun geliştirmek, mesela duble yol yapmak kadar kolay olmadığından bizim yapabileceğimiz de sınırlıdır. Türkiye gelişiyor olabilir, ancak Osmanlı'nın diğer milletlere nazaran geliştiği kadar hızlı değil, zaman o zaman değil, insanlar o zamanki insanlar değil.

Bir de Osmanlı rüyalarıyla ıslananların, 1945'ten sonra bu işlerin artık o kadar da kolay olmadığına dikkat etmesi gerekir. Bakarsın Amerika çöker, Avrupa sallanır, doğru, ama mesela Çin petrol ihtiyacını yerinden görmeye kalkarsa, Doğu Akdeniz'e kadar önünde durabilecek bir güç yoktur. Malum kötü, bilinmeyen kötüden iyidir. Haracımız bellidir en azından. Kartlar yeniden karılırsa, kimin eline ne kadar düşeceği belli olmaz ve kartların karılması demek İkinci Dünya Savaşının daha büyük ölçekte yeniden yaşanması demektir.

Ol sebepten efelenmek, tarih yazmak, Osmanlıyı yeniden kurmak falan, güzel görünen ama dikkatle yaklaşılması ve ipteki cambazla beraber yerdeki yankesicileri de hatırlatması gereken hayaller.

Tuesday, February 28, 2012

Kitap-sız

# Kitap-sız

Kitabın karşılığı kitaptır. Tekkitabın karşılığı da tekkitap. Tekkitabı
yerinden etmeye çalışan, milyonlarca veliaht sunmaz, tek bir veliaht
sunar.

Bir kralı indirmeye çalışan, başka bir kral bulur. Bir yöneticiyi
değiştirmeye çalışan başka bir yönetici bulur. Bir çemberin tek bir
merkezi olur.

Kur'an'ı beğenmeyenin elinde daha iyisinden *tek* kitap olmasında fayda
umulur.

Sunday, February 26, 2012

Zihin Hijyeni

# Zihin Hijyeni

Elimizi temiz tutarız, bedenimizi temiz tutarız, evimizi temiz tutarız
ama bunlardan daha önemli olan zihnimize giren çer çöpe dikkat etmeyiz,
dağılmasına izin veririz, içine koyduklarımızın küflenmesine ses
çıkarmayız, kokuların gelmesi bizi ilgilendirmez.

Tahayyül etmesi hayli zor ama Rönesans'tan önce yıkanmayı bilmeyen
Batı'nın halleri gibi zihnimize bakışımız. Onun temiz tutulması
gerektiğini bilmiyoruz. Ne girerse onun çıkacağından, düşünce
armutlarımızın, ilgi ağacının dibine düşeceğinden habersiziz.

Kader Çizikleri

# Kader Çizikleri

Çizilmiş bir resmin seyreder gibi yaşamak, anlattığı manzara ne olursa
olsun, bir resmi ne kadar zevkle izlersen, hayatı da öyle
izleyebilirsin. Kendi hayatın olması, manzaranın kötü olması, renklerin
uyumsuz olması aldığın zevke engel değil.

Kimisi fırçanın elinde olduğunu, hayatınla istediğin resmi
yapabileceğini söyler. Peki ya boya? Tuval? Fırça elimde ama ya bende
zeka boyası, güzellik rengi yoksa, ya tuvalimde yırtıklar varsa, yine de
istediğim resmi yapabilir miyim?

İnsan yaşadıkça kaderin ve *kaderinin* ne olduğunu anlıyor. Kaderinin ne
olduğunu acizliğiyle anlıyor, çırpınarak anlıyor, *sonra kaderime geldin
ey Musa* diyen ayetle anlıyor. Kaderin ne olduğunu da geçmişini tefekkür
edince anlıyor.

Kaderin anlamının *yasa* ve *ölçü* olduğunu, Allah'ın önceden takdiri
anlamına gelmediğini söyleyenleri de biliyorum, anlam bu da olsa, insan
kendi ölçüsünün, nereden nereye gittiğinin farkına da ancak yaşadıktan
sonra varıyor.

Hayatta gerekli ve yeterli şartlar yok; bir noktadan bir noktaya
dosdoğru çizgiler çizemiyoruz, gördüğümüz desenler var, çalışanlar
kazanıyor mesela, ama her çalışan kazanmıyor, her kazanan da çalışan
değil... Biri laboratuvarda ömrünü sonuçsuz deneyler üzerinde
tüketirken, diğer partide tanıştığı biri vasıtasıyla önemli işler
yapıyor. Biri sınavlarda çok iyi dereceler alıp, banka müfettişi
olurken, diğer okuldan atılıp banka sahibi oluyor.

Okuldaki gibi değil, sınavlar net, sorular sıralı, cevaplar puanlı
değil, her sınavı kazanmak, her iyiliği bir arada yaşamak, her soruya
cevap vermek mümkün değil. Tercih çok fazla, aklımız kısıtlı,
makinelerimiz aptal ve biz de kendimizi elimizde fırça, hayatımızın
resmini yaparken hayal ediyoruz. Boya ve tuval nasılsa bedava.

Neden Artık Şiir Yazmıyorum?

# Neden Artık Şiir Yazmıyorum?

Birkaç seneden beri haikular ve dörtlükler dışında şiir yazmıyorum.

Bilmediğimden değil, çok kötü yazdığımı da düşünmedim, bırakıp şemsiye
yapmamı söyleyen de olmadı.

Birincisi Bachmann'ın *şiir yazmam gerektiği zaman yazabildiğim bir şeye
dönüşmüştü ve onun için bıraktım* dediğini okudum. Benim için de
benzerdi. Laf olsun, torba dolsun kabilinden yazabiliyordum, kafiyesi,
vezni şusu busu *kitleye* göre ayarlanmış, ne ölçüde aşk, ne ölçüde
yalnızlık, ne ölçüde eski kelime kullanılacağını yemek yapar gibi
belirleyebildiğim şiirler. Bunların *kız tavlama* konusunda belki
faydası olabilirdi ama şiir yazmışım gibi gelmiyordu hiç. (Belki eski
şiirleri de toplarım yakında, kararınızı kendiniz verirsiniz.)

Günümüzde *büyük şairler* de dahil olmak üzere, çoğu şiirde bu yapay
kokuyu alıyorum. Bir insan şiir yazma heyecanını on yirmi kırk sayfa
devam ettiremez; o kadar uzun şiir yazıyorsa, ya epiktir ve hikaye
anlatır, ya da şiirin tekniğini sömürme peşindedir. Bana her zaman tuhaf
gelir, her sabah oturup yarım saat şiir yazmak, veya yazmış olmak için
şiir yazmak mesela. Düzyazı için bunu anlarım ve kendim de bir ölçüde
düzenli yazmaya çalışırım, ancak şiir için başka haller de gerekir,
gerekmelidir. Yoksa bunun kuru yazılardan bir farkı olmaz, mesele şiir
cümlesi kurmaksa, cümleleri yazar, yüklemi bir satıra, özneyi başka
satıra alır, nesneyi ya siler, ya şeklini değiştirisiniz; olur size
*şiir*. Bunun için fazla afra tafraya da gerek yok, cümleyi öğelerine
ayıran bir algoritma, gayet başarılı *şiir* de yazar.

İkinci sebep ise hiç bir zaman [Esra](http://esrabalaban.blogspot.com)
kadar iyi yazamayacağımı düşünmem oldu. O şiirleri pişiren iklimi az çok
bildiğim için, kendi çapıma uygun işlerle meşgul olmaya karar verdim.
İklim değiştiğinde şiirlerin değişmesinden de, bu meselenin bir *tabiat*
meselesi olduğuna kanaat ettim. Nasıl ki maddi imkanınız olmayınca araba
alamıyorsanız, manevi imkanınız olmayınca da şiir yazamazsınız. Belki
yazarsınız da, karton araba ne kadar arabaysa, o da o kadar şiir olur.

Şiiri benim için nesirden ayıran, formdan ziyade kişinin tecrübe ve
duygularına kök salmış, oradan besleniyor olmasıdır. Şair başkalarının
başına gelenden ders almaz, etrafı takip etmez, illa kendi yaşar, onu
besleyen yaşadıklarıdır. Nesirle uğraşan ise etrafıyla daha ilgilidir,
hikayeci kendi başına gelenden çok başkalarınınkini anlatır, denemecinin
derdi de etrafa dair ahkam kesmektir.

Buradan bakınca, aslında hala şiir yazıyor ancak bunu şiirmiş gibi
değil, düzyazıymış gibi yazıyor oluyorum. Zaman zaman burada okuduğunuz
bazı yazıları şiir diye sunmak mümkün. Yine de şiir formunu ondan daha
iyi anlayanlara terk etmeyi uygun buluyorum diyelim. Şairlik zor geliyor
da diyebiliriz. Korkup kaçtığım da doğru olabilir.

Benzeşen

# Benzeşen

Ivo Andric'in *The Damned Yard* isimli hikaye kitabını okuyorum. Osmanlı
devri ve sonrası Bosna'dan hikayeler anlatıyor. Genelde Hristiyanların
hallerini anlatıyor ama insanların hayatları çok tanıdık geliyor. Şarap
ve domuza düşkünlükleri hariç.

Tüm Ortodoks dünyasıyla ilgili böyle bir gözlem sunulabilir. Rus
edebiyatının çizdiği insanların benzerlerine etrafımızda rastlamak,
İngiliz veya Fransız edebiyatının çizgilerinden çok daha kolaydır.

Bu bana içinde yaşadığımız kültürün etrafındaki yaşayışlardan ne
yollarla benzediğini düşündürdü. Kültür dediğimde bundan büyük ölçüde
İslam'ı kastediyorum. Dini yorumlayışımız diğer dinlerin mensuplarından
nasıl etkilendi?

Basit açıklaması, tasavvuf için Hint, Şamanizm ve sair kaynakları işaret
edenlerinki gibi *bazı inançları onlardan aldık* şeklinde. Böyle olması
gerekmediğini düşünüyorum. İnsanlar birbirlerinden o kadar kolay *inanç*
kapmaz, eski toplumlarda bu daha zor olmalıdır.

Daha çok komşunuzun çiçeğine gösterdiği hassasiyete bakıp, çiçeklerinize
daha iyi bakmak gibi bir psikoloji işliyor gibi. Hristiyanların İsa
Mesih'e duydukları derin bağlılık, bizde (ASRBÜO) Hz. Peygamber'e
gösterdiğimiz ihtiramı (bazen aşırı derecede) artırmış olmalı, Asya'nın
değişik iklimlerindeki rind ehlinin dünyaya dönüp bakmaz halleri, benzer
bir hayatı İslam içinde yaşamayı teşvik etmiş olmalı ve modern dünyanın
getirdiği dünyevi kurtuluş arayışı, İslamcılık adını verdiğimiz fikir
akımlarını doğurmuş olmalı.

Evinin duvarındaki İsa mizanseninden, sıkı sıkıya her Pazar ayine
gitmesine, bayramlarındaki heyecanından, azizlerine duyduğu hürmete
bakınca, bir müslümanın Hristiyan olmasını değil, kendi dininde de buna
benzer taraflar araması beklenir. Kandiller, şeyhlere ve mollalara
duyulan ihtiram, Ramazan kültürü, hat ve sair sanatların gelişmesi aynı
şehri paylaştığı Hristiyanlara karşı gelişmiş bir refleks gibi geliyor.
Doğuda ve Batıda manastır ve *uzlethanelerin* bulunduğu yerlerde
tekkelerin ortaya çıkması da benzer bir etkiyle olabilir.

Modern dünyada varolan İslam'ın giderek ona benzemeye başlamasında da
böyle bir etki seziyorum. Müslümanlar dümdüz bir modernlik peşinde
değil, ancak kendi dinlerinden modernizme uygun yeni bir kültür
oluşturmaya çalışıyorlar. Kadınlarla ilgili hükümlerin daha çok
tartışılması, dini metinlerin rasyonel açıklamaları, yeniden ve yeniden
tefsir edilen Kur'an, çoğulculuk ve demokrasinin kabul görmesi, her
şeyden haberdar olmaya hevesli entelektüelcilik ve günlük siyasetin dini
dil içinden gelişmesi bu sürecin etkilerinden. Bunu diğer süreçlerden de
hızlı yaşıyoruz, çünkü zaman hızlandı; insanlar yeni dünyaya uyum
derdinde.

Bütün bu benzeşmelerin *iyi* veya *kötü* olduğuna dair fikir beyan etmek
zor; namazı uzun uzun merasimle kılan bir cemaatin içinden, sadece farzı
kılıp çıkmak ne kadar kolaysa, bu etkilerden korunmak da o kadar kolay.
Teorik olarak mümkün, ama nasıl ki yan dükkandaki adam her gün camlarını
silerken sizin silmemeniz pek olmazsa, her daim güzel kokan
arkadaşınızın yanına parfümsüz gitmek nasıl zorsa; bu süreç de İslam'ın
değişik yüzlerini ortaya çıkarıyor. Allah kötüye değil iyiye, çirkine
değil güzele, zalime değil adile benzetsin.

Friday, February 17, 2012

Eski Hikayelerin Yeni Takdimi

2008'e kadar yazdığım hikayeleri topladığım bir kitapçık vardı. Uzun zamandır bunu güncellemeyi düşünüyordum. Dün nihayet elim değdi. İki hikayeyi çıkardım, ufak tefek düzeltmeler yaptım, tırnak işaretlerini italiğe çevirdim, LaTeX memoir sınıfını öğrendim, SVG dosyasından logoyu düzenledim, adını değiştirdim falan.

Biraz daha oynasam hikayelerin hiçbiri kalmayacaktı. Muhtemelen 4. takdime iki hikaye daha çıkaracağım. Net bir kararım olmadığı için bıraktım. Kitaplarda edisyon numarası arttıkça materyalin artması adettendir, benimkilerin tam tersi olmasını istiyorum.

Kitaba şu bağlantıdan erişebilirsiniz. Varolan güncellemeleri de ana sayfadan takip edebilirsiniz.

Tuesday, February 14, 2012

Vahiy

Vahye iman, bir yaratıcıya imandan daha zor, daha çetrefil ve daha önemli.

Daha önemli, çünkü vahiy olmadan bir yaratıcıya inanmanın pek bir esprisi yok. Kainatı yarattı ve tatile çıktı denen bir tanrının, bizim işlerimiz açısından var olmayan bir tanrıdan farkı ne?

Peki vahyin varlığını, hani her yerde okuduğumuz cinsten tanrının varlığı cinsinden isbat edebilecek birileri var mı? Müslümanlar açısından tek kaynak kendine bu konuda referans veren bir kitap ve yine kendine o kitabı insanlara gönderme konusunda referans veren bir peygamber.

Bu ikisi de alıştığımız anlamda bir isbat anlamına gelmez. Kitaba bakıp, dediklerinin doğru olduğunu, peygamberin hayatına bakıp peygamber gibi olduğunu düşünebiliriz, ancak bunlar günümüzün modası bilimsel isbatı yapmaya yetmez. Diğer bütün insanlar gibi, peygambere de neden o peygamber oldu? diyebilirsiniz, başka kimse yok muydu? ve Kitap da içinde öyle her şeyin yazılı olduğu bir kitap veya bütün meselelerin çözümü olan bir kitap gibi durmaz. Daha önce ve daha sonra yazılmışlardan ayrı bir üslubu olmasına rağmen bu da kendi başına bir isbat sebebi sayılmaz.

Şahsen benim imanıma sebep olan, o kitap gibi bir kitap yazmaya çalışmamdı. İnne edatını gördüğü her ayete muhakkak ki diye başlayıp, Türkçe'deki bu tuhaf Kur'an algısını oluşturan mealler gibi değil, aslı gibi bir kitap. Türkçe bir kutsal kitap.

Bunun yazılabilir olduğunu söyleyen, daha iyisinin yazılmış olduğunu söyleyenlere de rastladım. Efendim, işte Ulysses var, Karamazov Kardeşler var, Shakespeare var falan. Eh, bu saydıklarınızı da okuyorum, başkalarını da, sonra bir de Kur'an okuyorum; Kur'an'ın anlattıkları yaşı itibariyle benden çok daha uzak olduğu halde, bazı yerlerde doğrudan bana konuşuyormuş gibi geliyor. E, hatta hatırlıyorum, ihsanın karşılığı ihsandan başka bir şey midir? O halde rabbinize karşı nasıl yalancılar oluyorsunuz? dediğinde ah edip döndüğümü.

Vahyin günün moda şekliyle bilimsel bir isbatı yok. Aynı şekilde peygamberliğin de isbatını yapmamız mümkün değil. Peygamberin etrafındaki insanların onu doğru anlayıp, doğru tahlil edip, doğru aktardığına güvenmemiz gerekiyor. Bunun dışında, yine bir isbat sayılmayacak yukardaki gibi tecrübeler var. Onların da bir kıymeti yok, neticede subjektif bir anlayış.

Ha belki de, zaten vahyin ve onu indirenin derdi objektif bir vahiy değildir, belki peygamberini, yeryüzünün tek bir kişiyle başlayan tek medeniyetini kurdurmak için göndermiştir, belki de kutsal kitap kavramımız sakattır, korunanlar için bir yol gösterici olan kitabın, tüm dertlerimize deva olmasını talep etmek, mesela suyun neden yokuş yukarı akmadığını sormak gibidir. Kitap suya doğru yürümeye teşvik eder, onu getirip ağzınıza boşaltmaz.

Neden varız? sorusuna başka şekillerde de cevap veremeyen insanın bunu Kitaba sorduğunda aldığı bana kulluk etsinler diye cevabını beğenmediği belli. Bu kadar basit olamaz deyip, peygamber ola ola o mu oldu ile başlayan, Kitabın hatalarını sayıp döken diskurlarla devam eden, ancak toplamda daha iyisine değil, kremalı da olsa daha ekşisine varan düşünceler. Kur'an veya peygamberi elemekte kullandığı teknikleri kendi hayatında uygulayan insanın yapacağı en dürüstçe şey -eğer bizzat kendi vahiy almıyorsa- intihar gibi gelmiştir bana hep. Bunlara inanmayanın nezdinde inanacak daha kapsamlı bir kitabı olması beklenir.

Belki de vahyin en büyük manası şudur: İnsanın Allah'a muhatap olabileceğini, sonu görünmeyen kainatın içinde ve sayısını bilmediği insanlar arasında yalnız olmadığını hatırlatmak. Bunu dilden dile, gönülden gönüle aktarmak. İnsana hayatın ne kadar küçük olursa olsun, karşıma geldiğinde alemlerin rabbiyle muhatapsın demek. Kötülükleri terket ve sana daha iyisini vereyim vaadinde bulunmak. Hiçbir insanın başkasına veremeyeceği sözleri verebilmek. Hiçbir insanla tutuşulmayacak tam bir dürüstlük aktine varmak.

Arada bir eski alışkanlıklarım depreşip, Rakamlı Kitap'ın ağır yükündense, kendime şöyle ince, basit ve savunması kolay bir kitap yazsam, mesela Tractatus gibi olsa ama onun konuşmadığı yerlerde de konuşsa diyorum. İlk cümleyi yazdıktan sonra bakıyorum ki yine olmamış. Akabinde peygamber kendi yazmışsa da iyi yazmış diyorum, ezan okunuyor, bak diyorum, kendim kitap yazıp onunla karşına gelecektim ama yine beceremedim; Hamd alemlerin rabbi olan Allah'a olsun ile başlıyorum; Hamd neydi, neden alemlerin rabbi, nerede o alemler? derken, bizleri doğru yola ilet ayetine varıyorum ve aklıma Allah'ın isteyen kullarını doğru yola ilettiği geliyor.

Büyük Gri

Doğru ve yalan arasındaki büyük gri bölge. Hepimizin yaşadığı yer.

Tam yalan söylemek de, tam doğru söylemek gibi cesaret işi. Nasılsın? dediklerinde, iyiyim demek bile mesela, bu büyük gri bölgede. Ne tam bir yalan düşünecek kadar zaman, ne tam doğruyu anlatacak kadar cesaret var.

Büyük gri alan, kullanmayı bilene büyük imkanlar sunuyor. Verdiğiniz sözleri bu alanda tutarsanız rahat ediyorsunuz, kendinizi bu alanda anlatırsanız pek ilişen olmuyor; ne doğru, ne yanlış. Kimseyle kavga etmeyecek ve kimseyle sevişmeyecek insanın bölgesi. Rahat ılık.

Büyük griyi kullanmayı bilmeyenler, insanların bu alanda sosyalleştiğini bilmeyenler, yaşları itibariyle hoş görülecek durumda değilse asosyal damgası yiyiveriyor. Ya rahatsız edecek kadar doğrucu, ya elle tutulmayacak kadar yalancı. Her ikisinde de gri bölgenin dilini konuşmayı öğrenemediğini düşünüyoruz.

Benim de böyle bir tarafım var. Kesinlikleri seven yanım griliği azaltmak için uğraşıyor, bir yandan bu griliğin insanın sosyal hayatının vazgeçilmez bir parçası olduğunu bilerek. Griliği kullanmayı bilmediğimden değil, yazarken de, konuşurken de, ne doğru, ne yanlış olabilecek, kendimi ve etrafımdakileri zor durumda bırakmayacak cümleler kurabiliyorum ama bazı zamanlar canım istemiyor; bazı zamanlar akademisyen, programcı veya blogcu olarak yaptığımız işin çok da matah bir şey olmadığını, gri bölgenin kuralları içinde debelendiğimiz aklıma geliyor.

Gri bölgenin ebedi sakinleri o halleri anlamıyor; ciddi ve rasyonel olmayı tercih ediyorlar. Etraftaki kimselerle gri bölge dışında karşılaşmak zorunda kalacağını hisseden çoğu insanın korkusu, biraz da kendiyle gri bölge dışında karşılaşmak. Çünkü kendine dümdüz doğru veya dümdüz yalan söylemek de başkalarına söylemek kadar zor.

Gri bölgede kerhen yaşayanların neden zaman zaman hakikatle, yalanla, gerçekle kafayı bozduklarını anlamıyorlar. Bunları kuru ideal cinsinden, pek de anlamı olmayan ama herkesin lafını ettiği cinsten nişan taşları olarak görüyorlar. Herkes okunu oraya doğru atıyor, ancak çoğunun derdi gerçeği değil, ağaçtaki armudu vurmak.

Gerçeği hedefleyenlerse, neden bu kadar okun armutla buluştuğunu anlamıyor. Herkesi kendi gibi sanan gerçek budalası tiplerin, bir yandan da bu kadar şaşkın olması ilginç. Menfaat temini için hemen her şeyin edebiyatının yapılacağını bilmiyor; gerçek, yalan, doğru ve yanlışın müstakilen bir anlamı olmadığını görmüyor, organizmaların tatmin etmek zorunda olduğu ihtiyaçları için nişangah olduğunu kabul edemiyor. Pek çoğunun gerçekten, haktan, hukuktan, adaletten bahsederken, armuttan, elmadan ve karpuzdan bahsettiğini anlamıyor.

Gri bölgenin yabancıları.

Kendimi çok zaman o bölgede neden yabancı hissettiğime dair sorguluyorum. Neden olduğum şey oldum? Neden okumak, yazmak ve insanları gözlemek suretiyle öğrendiğim gri bölge kanunlarına biat etmiyor da, bunu insanın bir eksiği olarak anlamaya devam ediyorum?

Nişangahlar gerçeği mi gösteriyor, yoksa aslında birbirine fısıldaşarak armutları işaret edenlerin söylediği hak mı?